Yutmi

Van’da saklıymış meğer Ali Paşa’nın öyküsü

Haziran 12 2019

Bugün yolumuz uzun; Van gölünün etrafını dolaşacağız. Tabii ki araçla :)) İlk durağımız Erciş’teki İncili Kefali yetiştirme alanı. Bu balık tuzlu-sodalı suda yaşayabilen tek balıkmış. Kefal deyince aklınıza bizim kefaller gelmesin. Bu küçücük, en fazla 20cm boyunda. Bu balıklar tuzlu-sodalı Van gölünde yaşarlarmış yaşamasına da üremeye gelince akarsulara giderlermiş. Suyun sıcaklığı akarsularda bu balıkların üremesi için daha uygunmuş. Akıntıya karşı yüzmeye çalışan bu balıklar, bunu başarsa da diğer bir tehlike onları beklemekteymiş; martılar…

Martılardan da canlarını kurtarabilirlerse -biz insanları saymıyorum, av yasağı uyguladıkları için ama bence biz de tehlikeyizdir kesin onlar için-  yaşamlarına devam etme şansları oluyor. Ben somon balıklarının akıntıya karşı yüzdüğünü bilirdim ama böyle bir balık türü olduğunu Van gezisi sırasında öğrendim. Doğa ne kadar ilginç, bir çok canlı yaşamak için gerçek bir mücadele vermek zorunda… Evet yaşam çoğu canlı için kolay değil ama bazıları için çok acımasızca zor be kardeşim… Şimdi soruyorsunuz belki; Başak dalgıç olduğun için mi bu balıkları bu kadar çok anlatıyorsun diye… hayır tabii ki. Bu küçük sevimli balıkların o akarsularda verdiği yaşam mücadelesinden çok etkilendiğim için yazıyorum. Ben hayatın zorlukları karşısında yılmadan mücadele edebilen her canlıdan etkileniyorum. Bu ne ki… hatta incili kefali ile gördüklerimin özetini yazıyorum. Daha fazla bilgi edinmek isteyenler; sitesinden daha detaylı bilgi edinebilirler;

http://www.vankulturturizm.gov.tr/TR-88262/inci-kefali.html

Şu son karede görüyor musunuz kefali… altta minicik…

Tam burada, kefallerin göçü sırasında şenlikler yapılıyormuş. Biz gittiğimizde de hazırlıklar başlamış ama sabah erken olduğu için henüz gösteriler başlamamıştı. Akan suyun kenarında yürürken birden gözüme mor bir çiçeğin içi takıldı. Çiçeklerin adlarını bilmem ama bu çiçek çok bilindik bir çiçek. Ama işindeki… Allah allaaaahhh nasıl da su altındaki tavşanlardan birine benziyor. Dalgıç arkadaşlardan okuyan varsa belki o da bir şey der diye fotoğrafını koyuyorum buraya.

Tuğrul Bey Cami’den sonra gölün etrafındaki bir sonraki durağımız baston yapım atölyesiydi. Ahlat’ın bastonları pek meşhurmuş. Bununla birlikte öyle büyük bir atölye ve genişçe bir mağaza beklemeyin sakın. Ama belki onun için doğal ve samimi… Atölyenin içinde gözlerim dolanırken eski büyükçe bir defterin kapağına gözüm takılıyor. Üzerindeki iş çok ilginç. Dakikalarca bakıyorum ve tabii Yutmi de bir kaç ısırık almayı ihmal etmiyor. Üzerindeki kuru yaprak ve masanın diğer ucundaki kuru çiçekler de ilgimi çekiyor. Nedendir bilinmez bunlarla ilgili hiç soru sormuyorum dükkan sahibine. Eski, deri kapaklı defterin içindekiler, belki de dükkan sahibinin babasından kalmıştır. Bastonların nasıl yapıldığı ile ilgili notlar vardır. Hatıra defteri olacak değil a… olsa bile atölyede ortalık yerde işi ne? Her ne defteri olursa olsun cildine hayran kaldım. Sanırım bu küçük atölyede bastonlar, soba ve iki yanındaki tahta iskemleler dışında ilgimi en çok çeken şey, bu deri defter kabı oldu. Tüh bak yine detaya dalıp, daha bütünü gösteren fotoğraf çekmeyi unuttum. Offf hep bunu yapıyorum.

Bastoncudan sonra Selçuklu Mezarlığına gittik. Hiç bu kadar eski mezarı bir arada görmemiştim. Koca bir arazide irili ufuklu demeyeyim, uzunlu kısalı daha doğru olacak çünkü belki yüzlerce mezar. Uzunlu kısalı olma sebebi ise rütbeye göre değişiklik gösteriyor olmasıymış. Rütbesi büyük olanların taşları uzun, küçük olanlarınki kısa… Biz Yutmi ile daha çok detay çektik. C.Yutmi taşların üzerinde oluşmuş mantarımsı şeylerle çok ilgilendi. Aslında tüm mezar taşlarında değişik figür ve yazı görmek mümkün. Mezarlığın sonunda müze vardı. Türkiye’de müzecilik hiç de fena değil. Müze oldukça modern ve güzeldi. Müze binasının dışını beğendiğimi söyleyemem ama içi oldukça şıktı. Sade, modern bir şıklık.

Van gölü, etrafındaki dağlarla da çok etkiledi beni. İlk gün Artos’u görmüştük, bugün ise Süphan ve Nemrut’u gördük. Süphan daha fazla karla kaplıydı. Ama bu Nemrut Dağı Adıyaman’daki ile karıştırılmasın. Bu dağ 2.948 mt., Adıyaman’daki -hani şu tanrıların kafalarının taştan heykellerinin olduğu- 2.134mt. Bir de Van’daki Nemrut, Bitlis ilinin sınırları içinde yer alıyor ve volkanik bir dağ. Bir de krater gölü var ki biz onu görmeye gittik. Ancak kalın buz tabakaları bir noktadan sonra yolu kapladığı için gölün yanına inemedik, yalnızca yukarıdan bakabildik. Ama yukarıdan görüntüsü de çok hoştu.

Ekiptekiler Murat kaptandan araçta dinleyebilecekleri Van yöresine ait türküler olup olmadığını sordu. Murat Kaptan üçü beşi geçmez Van Türküleri deyip; “bizim eller”, “O süsem, o sümbül”, “Ali Paşa ağıdı” … saydı. Bir kaç Van türküsünü Van’nın görüntülerinin de olduğu bir video ile paylaşacağım. Değişik sanatçıların hep birlikte hazırladığı bu çalışmayı izlemenizi ve dahi dinlemenizi öneririm. Ancak Ali Paşa ağıdının Van’a ait olduğunu bilmiyorum. Benim hem Ruhi Su’dan hem de Modern Folk Üçlüsü’nden dinlediğim bu türkü, en sevdiğim ve ezbere bildiğim türkülerden biridir. Hepsinden önce bu iki yorumu (hatta videoda bir de üçüncüsü var) da çalıp onlarla birlikte söyleyeceğim. Biliyorsanız birlikte söyleriz ya da siz dinlersiniz biz söyleriz.  😉 Bu türkünün hikayesi de ilginç, öğrenmek isteyen olursa;  http://blog.milliyet.com.tr/ali-pasa-agidi/Blog/?BlogNo=81021

“Van’da saklıymış meğer Ali Paşa’nın öyküsü” için 6 Yorum

  1. servet Diyor ki:

    Bir doğudan, bir batıdan …
    Daha Romahtik Yollar gözlerimizdeyken Van güzellerine uçurdun bizi.
    Kendini Evliya Çelebi ya da Marco Polo gibi hissettiğin zamanlar oluyor mu?

    Paylaştığın için teşekkürler, sevgiler.
    Servet

  2. Necla Diyor ki:

    Öğrendikçe çoğalıyorum:-) Teşekkürler

  3. Işıl Ören Diyor ki:

    Başakçım merhaba,

    her zamanki gibi keyifle okudum yazını, izledim fotoğraflarını, dinledim müziklerini. Bu tanıdık cıngılın Van türküsü olduğunu bilmiyordum. Ali Paşanın öyküsü de çok dokunaklıymış.

    2004 Temmuzunda Ağrı zirvesi öncesi gitmiştim Van’a, Akdamar Adası, Tuşba Kalesi, Ahlat mezarlığı, Muradiye Şelalelerine, Nemrut ve Süphan’a çıkmıştık. Özellikle Ahlat’tan çok etkilendiğimi hatırlıyorum; ve Van’ı çok sevdiğimi. Van ve Nemrut krater göllerinde yüzmüştüm, çok keyifli bir geziydi. Sayende o günlere döndüm, iş ortamından bir nebze olsun uzaklaştım.

    Yeni paylaşımlarında buluşmak üzere sevgiler 🙂

  4. Ayşegül :) Diyor ki:

    Yine zevkle okudum Başak hocam, bastonları merak ettim en çok da 🙂

  5. Bilge B.🌺 Diyor ki:

    Ben senin mezarların üzerindeki küfleri çektiğini gördüm ve kimbilir ne harika fotoğraflar çıkacak dedim.Öyle de olmuş.Ben de siz fotoğraf çekerken rüzgarda dalgalanan otların sesini dinledim.Bir yandan da büyülü mezar taşları arasındaki sessizliği…

  6. basak Diyor ki:

    Fotoğrafları beğenmene sevindim. En çok da benim dünyama, Yutmoğraf’a gelip, duygu ve düşüncelerini burada benimle paylaşıp, bana bir anı bırakmana sevindim. “Siz fotoğraf çekerken rüzgarda dalgalanan otların sesini dinledim.Bir yandan da büyülü mezar taşları arasındaki sessizliği…” demişsin. Bazen -özellikle kısıtlı zamanda- fotoğraf çekerken böyle şeyleri kaçırabiliyorum daha doğrusu senin kadar tadına varamayabiliyorum. O zaman fotoğraf mı anı yaşamak mı arasında kalıyorum. İkisini de yaşamaya çalışıyorum. Bununla birlikte öyle zamanlar oluyor ki fotoğraf anlamını yitiriyor ya da anlatmakta yetersiz kalıyor. Bu daha çok doğada oluyor bana. Akdamar adasında olduğu gibi. O zaman Yutmi duruyor. Beni anla baş başa bırakıyor. Ama bir kere daha anladım ki çoğunlukla Yutmi ne isterse ben onu yapıyorum :))
    SEnin hissettiklerini paylaşman hem hoşuma gitti, hem de sen bana hoş bir his getirdin. Anlatabildim mi bilmiyorum… Teşekkür ederim.

Yorum Yazın