Yutmi

Ah Tamaraaa ahhh Tamraaa

Mayıs 31 2019

Bugün Selmin’in dediği gibi; ah Tamra, aaah Tamaraaaa diye diye Akdamar Adası’na gideceğiz. Bu ada Gevaş ilçesi sınırları içinde. Yol boyunca yine en çok büyüleyen Artos Dağları oldu. Tepelerindeki yer yer erimiş karlar, yarattığı siyah beyaz kontrastı ile onu benim gözümde çok daha fazla çekici kılıyordu. Yolumuzun üzerindeki Halime Hatun Türbesi, etrafındaki antik mezarlık ve İzzettin Şir Camii’ni de gezdikten sonra sıra geldi Akdamar Adası’na.

Akdamar Adası, programdaki en heyecanla beklediğim yerdi. Aslında İshak Paşa sarayını da çok merak ediyorum ama orası için en güzel saatin gün batımına yakın saatler olduğu söylenir. Oysa biz öğlen saatlerinde gideceğiz. Neyse hiç görmemekten iyidir. Ben yine Akdamar Adası’na döneyim. Tam da denizi özlemişken ve tekne üstünde giderken ufka bakmak, rüzgarın esintisini yüzümde hissetmek burnumda tüterken, bu kısa tekne yolculuğunun tadını sonuna kadar çıkartmaya kararlıydım. Tekneye bineceğimiz yerdeki tesiste buz gibi soğuk bira vardı. Ben bu tip gezilerde pek içki içmem. Dini inancım olmamasına rağmen ramazan ayında ortalıkta bişey yeyip içmemeye de özen gösteririm. Bununla birlikte grup kapalı bir grup ve kimse de oruçlu değil. Teknede bizden başka kimse de olmayacak. Sabahın dokuz buçuk-onu gibi ama bu fırsat kaçmaz… Bir kaptan bir de allah affetsin deyip, bir kutu buz gibi birayı kapıp öyle biniyorum tekneye. Bir bakıyorum Mehtap da kapmış bir bira. Yaklaşık 20 dakika sürecek tekne yolculuğumuz başlıyor. Teknenin üzerinde olmak benim için başlı başına bir şölen olduğu için mutluluktan ağzım kulaklarımda. Teknenin burnuna oturup ayaklarımı aşağı sallandırıyorum. Bu en sevdiğim şey. Buz gibi bira, adaya varmadan bitiyor. Bir tane daha olsa içerim ama abartmamak lazım. Hem tadı damağımda kalsın, böylesi daha iyi. 😉 Bu arada Serpil de benim fotoğraflarımı çekmiş. Ben de yazıyı yazarken görüyorum. Fotoğraf çektirmekten nefret ederim. Ama habersiz çekilen fotoğraflarıma da bayılırım. Hele bir de fotoğraf sanatçısı ve hocası birinin elinden olursa… Çok teşekkürler Serpil’cim.

Adaya vardığımızda ilk ziyaret edilecek yer Ermeni Gregorian Kilisesi olmasına karşın, önceliği seyir tepesine vermeyi uygun buluyorum. Zira kilise çok kalabalık. Hem bu arada kilisenin kalabalıklığı da azalır. Adaya ayak bastığımız andan itibaren en çok gördüğüm ağaç badem ağacı. Bize olduğu gibi diğer turistlere de bu bilgi verildiğinden olsa gerek, badem ağaçlarının yola yakın olanları talan edilmiş. Ama iç kısımlardaki ağaçlarda hala badem var. Ne yalan söyleyeyim bademi ben de çok severim ve ben de diğer tüm turistler gibi biraz badem yemeden edemiyorum.

Seyir tepesine vardığımda gördüğüm manzara gerçekten muhteşemdi. Beni tanıyanlar kolay kolay muhteşem demediğimi bilir. Tepede turistler için yapılmış bir oturma platformu vardı. Ama benim canım o ahşap platforma oturmak istemiyordu. Daha doğrusu o an suni hiç bir şeyi görmek istemiyordu. Oturma platformunun aşağısında, kayalıklar vardı. Benim gözüm de o kayalıklarda… Ama oturmak için fazla keskinler. Kendime uygun bir yer ararken Mehtap’ın bize okuduğu efsane geldi aklıma. Akdamar Efsanesi… Masalları oldum olası sevmişimdir. Bu efsane beni çocukluğumda okuduğum masallara götürdü.

Biraz aşağıda, bir kaya dizisinin arasında tam bedenimin sığacağı kadar bir toprak kısım var. Oraya oturayım, size bu efsaneyi anlatacağım. Ooohh sırtımı da tam sırt çantama dayayınca acayip konforlu oldu. Artık manzaranın ve martıların keyfini çıkartabilirdim. Ama tam o sırada sağ tarafımda bir şey kıpırdadı. Bir tavşan. Tavşan bana bakıyor ben tavşana. Ona bir şarkı söylemeye başladım. Bilsem Ah Tamara şarkısı söyleyeceğim ama bilmiyorum ki. (Ankara’ya döndüğümde bulduğum bu şarkıyı sizinle burada paylaşacağım. Hatta bu şarkıyla da adayı gezebilirsiniz.) Tavşan ona söylediğim şarkıyı hiç kımıldamadan dinledi. Şarkı bitince zıplaya zıplaya yamaçtan aşağı inip gözden kayboldu.

Artık gökyüzündeki martıların gösterisini izleyebilirdim. Martılar öyle çoktular ki… Kimi tam tepemde uçuyordu kimi sağa kimi sola uçuyordu. Hepsi de “Ahhh Tamaraaa, Ahhh Tamaraaa” diye ses çıkartıyorlardı. Bir an Yutmi Cunyır aklıma geldi, elimi attım; yok Başak ben bu güzelliği yutamam, yutsam da bunun içindeki büyüyü yansıtaman, iyisi mi sen şu anların keyfini çıkart dedi. Haklıydı, hiç bir fotoğraf karesi o anı size taşımaya yetmezdi. Adadaki zamanın çoğunu burada geçirdim. Bir ara uyumuşum. Rüyamda Akdamar Efsanesi’ni (*) gördüm (şaka şaka görmedim ama yazıyı bağlamak için bunu uydurdum). 🙂 Ama uyuduğum doğru. Şarkısını dinlemek isterseniz buraya, efsaneyi okumak isterseniz yazının sonuna ekledim.)

Adadan ayrılmamıza az kalmıştı. İstemeye istemeye kalktım. Kiliseye doğru gittim. Kilisenin içini gezdim. Duvarlara çizilmiş resimlere, binanın dışındaki rölyeflere baktım.

Öğle yemeğinden sora Van Kalesi’ne gidilecekti. Kalenin eteklerine geldiğimde çok fazla tırmanacağımızı anlamıştım ve “Acaba çıkmasam mı?” dedim. Yemeğin verdiği rehavet ve şiş bir karınla o tepeye çıkmayı gözüm yemiyordu. Ama ya pişman olursam? “Hadi” dedim kendime, “Hadi Başak yürü”. Çok şirin üçlü bir taş köprüyü ve çeşmeyi geçtikten sonra rampaya geldik. Öyle böyle değil, sıkı bir tırmanışla kalenin tepesine vardığımda gördüğüm manzara karşısında verdiğim kararın ne kadar doğru olduğunu anladım. Manzara muhteşemdi ama tepede hiç bir güvenlik yoktu. Nasıl olsundu bilemem ama ne yalan söyleyeyim, yüksekten atlayarak intihar etmek isteyen biri için pek uygun bir yerdi. Şu aşağıda görünen insanlara baksanıza… Derinlik beni hep kendine çekmiştir. Bir atlasam…

Van’ın kalesi ve tarihi yerleri güzel, gölü göl gibi değil de deniz gibi ama deniz gibi berrak değil. Yine de kenarında kıyısında olmak, tekneyle üzerinde gitmek bana çok iyi geldi. Bana kıyı olsun da nasıl olursa olsun. İster deniz kıyısı, ister nehir kıyısı, ister uçurumun kıyısı… Aklımın kıyılarında dolaşmayı da severim sonra… Uçurumun kıyısında dolaşıyormuşum hissi verir bana. Bir tek ölümün kıyısını sevmedim. Hem de hiç. Ya ölüm olmalı ya yaşam. Kıyısında kalınmamalı.

(*) Akdamar Efsanesi (Ah Tamara)


Van Gölü’nün güneydoğusunda yer alan, uzunluğu 1,5 km, genişliği 0,5 km olan Akdamar Adası’nın ismiyle ilgili şöyle bir efsane anlatılır:

Çok eskiden Van’da bir Keşiş yaşamaktaymış. Bu Keşiş’in dünyalar güzeli bir kızı varmış. Kız o kadar güzelmiş ki, O’nu bir gören bin gönülden vurulurmuş. Bu güzel kızın ismi de “Tamara” imiş.


Bütün Vanlı delikanlılar Tamara’nın peşinde dolana dursunlar, Tamara gönlünü yiğit mi yiğit, yakışıklı mı yakışıklı bir Türk gencine kaptırır. İki sevgili gizli gizli buluşurlar. Bu buluşmalar bir süre devam eder. Sonunda iki gencin aşkını Van’da duymayan kalmaz.


Keşiş, kızını bu sevdadan vazgeçirmek için ne kadar uğraşırsa uğraşsın başaramaz. Tek çare, kızını Van’dan uzaklaştırmaktır.


Van Gölü’nün en büyük adası olan Akdamar Adası’nda bir kilise yaptırıp, kalan ömrünü kızıyla beraber bu adada geçirmeye karar verir.
Seven iki kalbi birbirinden ayırmak mümkün mü? Tamara ile Türk gencinin aşkları o kadar yüce, o kadar engel tanımaz ki… Keşiş’in Tamara’yı Ada’ya hapsetmesi de fayda vermez. İki genç, anlaşırlar. Delikanlı, her gece kıyıdan yüzerek Ada’ya çıkacaktır. Bu arada Tamara da sevgilisine adayı bulabilmesi için fenerle işaret verecek, O’na yardımcı olacaktır.


Dedikleri gibi yaparlar. Delikanlı, yaz demez, kış demez, fırtınaya, dalgaya aldırmaz, her gece yüzerek Ada’ya çıkar. Sabaha kadar Tamara ile birlikte olurlar. Gün ışımadan da tekrar yüzerek geri döner.

Bir zaman sonra Keşiş, iki gencin buluştuklarını öğrenir. Bir gece, kızın bıraktığı işaret fenerinin yerini değiştirir. Feneri, keskin ve sivri kayalıkların bulunduğu bir tarafa bırakır. Tamara da Delikanlı da kurulan tuzaktan habersizdirler. 
Delikanlı her zaman olduğu gibi yine kıyıdan suya girer, Ada’dan görünen ışığa doğru yüzmeye başlar. Şanssızlık bu ya, o gece, hem çok karanlık, göl de aşırı dalgalıdır. Delikanlı yüzer, yüzer, yüzer… Kollarında derman tükenir. Işığa doğru yüzdükçe ışık uzaklaşır sanki. Dalgalar daha da kudurur. Kuvvetli bir dalga, gücü tükenen delikanlıyı yükselttiği gibi sivri ve keskin kayalara çarpar. Her tarafı parça parça olan delikanlının, gölün karanlık sularına gömülürken : “Ah Tamara, Ah Tamara!…” feryatları, kayalıklardan yankılanarak Tamara’ya kadar ulaşır. Artık Tamara’ya dur olur mu? O da gözünü kırpmadan kendisini azgın dalgaların kucağına bırakır ve kaybolur. Böylece, yaşarken bir araya gelmeleri engellenen iki genç, sonsuza kadar sürecek beraberliklerine, Van Gölü’nün lacivert sularının derinliklerini mekân seçerler.


Bu acıklı sonun yaşandığı adanın ismi de o günden sonra “Ah Tamara” nın değiştirilmesi ile “Akdamar” olur.

“Ah Tamaraaa ahhh Tamraaa” için 7 Yorum

  1. Mehtap Yıldız Diyor ki:

    Göl üstünde avucunda dinlenen kelebek, tavşana söylenen şarkı ve Yücel Arzen’den Ah Tamara…
    Yaşamın kıyısında değil, tam ortasında, dolu dolu, keyifle… Yakıştı sana Başakcığım.❤

  2. Geçkin Gezgin Diyor ki:

    Ama olmaz kiii!..
    Benim gibi çok yıllı romantik bir sulu göze bu yapılmaz ki!..
    İki mi üç kez mi ne gittim adaya ama her gittiğimde de her dinlediğimde de etkilendim…
    Bu arada, adaya yolculuk başlamadan bakalım tavşanlarla sohbet edebilecek misin diye merak ediyordum… Boşaymış… Kalabalıktan kaçacağını bilmeliydim… :-)))) Başka türlüsü zor…
    Kaleye erken gitmişsiniz sanırım… Günbatımı muhteşem oluyor… Tabii bu mevsime göre değişebilir. Ben Temmuz-Ağustos aylarında gitmiştim…
    İshak Paşa da çok gelişmiştir sanırım ama tepesindeki koruma üniteleri olmadan önceki halini çok daha sevmiştim…

  3. Geçkin Gezgin Diyor ki:

    Fotoğraflara şimdi baktım ve kalede muazzam bir eksiklik hissettim: Çocuk rehberler yooooooook!.. [Bu bir feryattır!.. :-(((((

  4. ibrahim şepitci Diyor ki:

    Merhaba Başak, yine güzel fotoğraflar ve hikaye ile bizleri doyurdun eline sağlık👏

  5. Gökhan Çetin Diyor ki:

    Nisan sonu Akdamardaydım. Kimsecikler yoktu .Badem ağaçlarının pembe,beyaz çiçeklerinin arasından Artos dağını,Van denizini,kliseyi seyretmeye doyamadım.Çok soguk ve rüzgarlı bir gündü.Çiçeklerin etkilenmemesini dilemiştim,tutmuş.sana bademlerini sunmuşlar.
    Van kalesi ise beni itti.Restorasyon diye yeniden bir kale inşa ettiklerindenmi, savaşları hatırlattığı içinmi bilmem,etkileşemedik.Ama fotoğrafını çektigin minik köprü ve ördek ailesiyle vakit geçirmek hoştu.

  6. Necla Diyor ki:

    Çok güzel fotolar yine… Hüzünlü aşk hikayesi… Teşekkürler:-)

  7. Işıl Ören Diyor ki:

    Bu yazıyı atlamışım, bugüne nasipmiş okumak : )
    Serpil deyince ah-ha dedim bu Serpil Yıldız olmasın?! Yorumlarda Mehtap’ı görünce durum anlaşıldı. Dünya ne küçük Serpil’le Mehtap’a görüştüğünde çok selamlarımı ilet 🙂
    Tavşana bayıldım, sualtında da su üstünde de çok tatlılar : )
    Güzel bir zamanda gitmişsin, baharın renkleri çok hoş, keyifle izledim fotoğrafları da müzik eşliğinde : )

    Sevgiler 🙂

Yorum Yazın