Yutmi

Sırat köprüsünden bu dünyada geçmek varmış

Haziran 30 2019

Almanya gezisi ile ilgili yazmak için en sabırsızlandığım bölüm bu bölüm. Size şu sırat köprüsünü anlatmak için çok sabırsızlanıyorum ama köprüden önce gittiğimiz yerleri de yazmam lazım. Sırayı da bozamam, zira ben anne tarafından bir asker torunuyum. 🙂

Almanya’da geçireceğimiz ikinci günün sabahına Füssen’de uyandık. Cimcime’nin (namı diğer Ayşegül) de benim gibi erkenci olduğunu biliyorum. Almaya’ya gelmeden konuşmuştuk sabah erken kalkar gezeriz diye. Bugün Cimcime’nin en heyecanlandığı şatoyu göreceğiz. Şatoya giden otobüslerin kalktığı yeri de önceden görmek niyetiyle sabah yürüyüşüne başlıyoruz. Düzenli, temiz sakin sokaklar, yeşilliği bol parklar ve güzel, bakımlı, özenli bahçeler… İşte Füssen’den edindiğim izlenim bu. Füssen’in fotoğrafları için ayrı bir bölüm yapabilirim ama burada da o sabaha ait bir kaç fotoğraf paylaşayım istedim.

Ayşegül’le “Neuschwanstein Şatosu”na giden otobüslerin kalktığı durağı buluyoruz. Söylemesi bile benim için çok zor bu şato, Walt Disney’e ilham olan ve onun logosunda yer alan şato. Ayşegül bu şatonun biletlerini biz Almanya’ya gelmeden çok önce aldı. Zira aynı gün bilet bulamama riski çok yüksekmiş, özellikle de sezon zamanlarında.

Otobüs durağında, söylenen zamanda rehberimizle buluşuyoruz. Rehber bizi önce şatoyu uzaktan görebileceğimiz bir köprüye (bu köprü şato uzaktan da görülebilsin diye sonradan yapılmış) sonra da şatonun giriş kapısına kadar götürüyor ve bizden ayrılıyor. Köprü sonradan gideceğimiz çelik asma köprünün minicik bir modeli gibi…

Şatonun içinde gezerken de hangi dilde dinlemek isterseniz size telefona benzer bir alet veriyorlar ve o aletle şato hakkında bilgi ediniyorsunuz. Çok fazla ziyaretçi olduğu için belirli sayıda gruplar halinde ve görevli eşlikçilerle geziyorsunuz. Tam biz oradayken şatonun içinde ve dışında restorasyon çalışmaları sürüyordu. İçeride fotoğraf çekmek yasak olduğu için çekemedim bunu ve yazarak da anlatmam zor ama gerçekten şato kadar görülmesi gereken bir özen söz konusu.  Restorasyon çalışmaları kadar ziyaretçilere yönelik her şey de çok düzenli, özenli ve kontrol altında. Bu durumda aşırı ve düzensiz kalabalıklar oluşmadığı gibi, kimsenin şatonun duvarlarına ismini kazıması da mümkün olmuyor tabii, ne acayip değil mi?

Rus-Alman karışımı olan rehberimizin bize en büyük iyiliği, ilk gün kaybolduğumuz bölgede yer alan çelik asma köprüyü görmemizi önermesi oldu. O rehber olmasaydı biz o köprüyü asla göremezdik. Evet siz anladınız; bahsettiğim sırat köprüsü işte o. Köprü Avusturya tarafında olduğu için Ayşegül de araştırmaları sırasında o köprüye rastlamamış.

Neyse ben şatoya geri döneyim, yoksa her şeyi bırakıp köprüyü yazmaya başlamam an meselesi.

Neuschwanstein Şatosu’nun kendi kadar etrafı da çok hareketli. Otobüs duraklarının olduğu noktalarda güzel restoranlar, büfeler ve hediyelik eşya satan dükkanlar var. Şatonun bir balkonundan bakılınca karşıda iki göl ve bir sarı şato daha görülüyor. Yanından yürüyüp ormanın içine girerseniz küçük bir şelale ve onun devamı olan bir küçük nehir buluyorsunuz. Su bulup da ayaklarını sokmayan dalgıç olur mu? Olmaaaaz…

Turumuzu tamamlayıp otobüsten indiğimiz noktaya döndüğümüzde bira ve patatesle Alman geleneklerini yerine getiriyoruz. Ben ki gezi sırasında performansımı düşürmesin diye pek içki içmem, ama ben bile bu sıcakta biraya hayır diyemiyorum. Eveeet bir de sıcak ki… Oysa Almanya’ya gelmeden önce baktığımız hava durumu hiç öyle demiyordu. Biz yağmur yağmasa bari derken, güneşten nasıl kaçacağımızı şaşırdık bu altı gün boyunca iyi mi?

Çelik asma köprüde gün batımı izleyeceğimiz, gün de akşam dokuz buçuk gibi battığından, şatolar gezildikten sonra Füssen’e geri dönülüp yemekler yeniliyor.

Eveeet şimdi köprüye gidebiliriiiizzzz. 🙂 Müthiş kopilotumuz Sema sanki kendi eliyle yapmış gibi pat diye köprüyü buluyor. Daha yoldan gördüğümüz bu çelik asma köprüye ilk tepkimiz (çok affedersiniz ama buna başka kelime bulamıyorum) “Oha!” demek oluyor. Altından koca bir otobanın geçtiği köprü, Bavyera-Avusturya sınırında Reutte’nin yakınında, Ehrenburg Kalesi’nin üzerinde 114 metre yükseklikte uzanıyor ve Ehrenburg kalıntılarını Fort Claudia ile birleştiriyor. Yerden 114 mt yükseklikte ve arası 406 mt olan iki tepeyi birbirine bağlıyor.

Köprü ile ilgili Youtube’da çok video var, ama ben kendi beğendiğim birini burada paylaşacağım. Bu bölümün müziğini de bu köprüye özel seçtim zira köprüde kendimi yükseklik korkusu olan bir hamam böceği gibi hissettim. Aslında şarkının esas anlamı çok başka, ama olsun… Daha çok müziği ve hamam böceği kısmı beni ilgilendiriyor. Müzikle ne alaka demeyin, zira köprüde ya dans ediyorsun – ki Arda öyle yaptığı için az kalsın korkmuş bir Alman’dan sopa yiyordu – ya da hamamböceği gibi – bu da benim – pıtı pıtı pıtı gidip geliyorsun. Bu pıtı pıtıyı birazdan açacağım ne demek. Önce biraz fotoğraflara bakın isterseniz böylece halimi biraz daha iyi anlayabilirsiniz.

Köprünün başladığı noktaya asansörle de gitmek mümkün, yaya da. Biraz rampa tırmanmayı gözünüz keserse 20dk.da köprünün ayağındasınız. Biraz sonra üzerinde yürüyeceğimiz asma köprünün yanında rampa çıkarkankenki zorluk ne ki… Belki bizim gittiğimiz saatten dolayı belki de az ziyaretçisi olduğundan bilemiyorum, görevli kimse yok. Ama her şey elektronik olarak çok güzel organize edildiğinden bilet alırken de köprüye çıkarken de zorluk yaşamıyoruz. Zira asansör de köprüye giriş de ücretli ve kontrollü. Köprüde yürüken ilk 50 mt’de pek bir şey hissetmiyorum ama ortalara doğru gittikçe ana karadan uzaklaşıp havada yürüyormuş hissi kaplamaya başlıyor içimi. Önümde uzuuun bir yol var. Yaklaşık 350mt kaldı. Köprünün uzunluğu bir atletizim sahasının çevresi kadar. Sağa sola baktığınızda görünen manzara nefis. Ama o havada boşlukta olma hissi var ya… İlk sefer aşağı baktığımda başım döner içim çekilir gibi oluyor. Yürüdüğümüz zemin ızgara demir ve dik olarak bakınca döşeme yokmuş da havada boşlukta duruyormuşsun gibi bir his oluyor. Derhal köprünün korkuluklarına tutunuyorum. Yüzümün kağıt gibi olup soğuk terler döktüğümü hissediyorum. Bakışlarımı karşı tarafa kenetleyip içimden kendi kendimle konuşmaya başlıyorum; “Başak saçmalıyorsun, bu köprüyü Almanlar yapmış olmasa tamam ama adamların nasıl çalıştığını gayet iyi biliyorsun, herhangi bir risk olsa bunu kullanıma açarlar mı? Bak başkaları da yürüyor (başkaları da bizim ekip ve bir iki kişi daha) Bu kadar korkak olduğuna inanamıyorum. Şimdi önce aşağı bakıyorsun, sonra da elini korkuluktan çekiyorsun. Beynimin içinden gelen bu direktife uyup önce aşağı bakıyorum; koca otoban çizgi gibi, arabalarsa matchbox’a benziyor. Düşüp bayılmam an meselesi… Elimi korkuluktan çekmeden, bakışlarımı yine karşıya, köprünün bittiği noktaya kilitleyip hızlı adımlarla köprünün ortasına doğru yürüken aklıma birden geldiğimiz tüm yolu geri gideceğimiz düşüncesi geliyor. Zira karşıya ulaştığımızda aşağı insek bile aracımız koca otobanın öteki tarafında kalmış olacak. Başlıyorum yine içimden konuşmaya; tamam şimdi sakin oluyorsun. Bu sağlam çok sağlam bir köprü. Kopması, senin aşağı düşmen filan mümkün değil. Herkes nasıl yürüyorsa sen de yürüyeceksin. Çok kötü hissedersen karşıya bakarsın ama etrefına bak ve bunun keyfini çıkart. Bunları söylerken pıtı pıtı pıtı karşıya doğru yürümeye devam ediyordum.

Karşı kıyıya uyaştığımda dizlerimin titrediğini hissettim ama yine de oldukça rahatlamıştım. Köprünün bağlandığı çelik konstrüksiyona baktım… inanılmaz. Bu köprüyü bir kere geçtiysem yine geçebilirim. Dönüşe hazırım. Ekipten önce başlıyorum karşı tarafa yürümeye. Ama bu sefer önümüzde bir kadın, bir erkek var. Sanırım onlar da bu taraftan çıkmışlar köprüye. Kadın sakin görünüyor ama adam bir eliyle korkuluğu bırakmazken, ikide birde dönüp arkasına bakıp -neyse ki doğrudan bana bakmıyor- küfrediyor. Yooo Almanca bilmiyorum ama çok iyi bildiğim bir beden dili var. 🙂 Adam arkaya dönüp küfretmeye devam ettikçe konunun bizimle ilgili olduğunu anladım ve arkama bir döndüm ki bir de ne göreyim Alemin Kralı zıplayıp şoparıyor arkada. Aman dedim, aman Arda gözünü seveyim kıpraşma, önümdeki adam çok korkmuş belli dönüp dönüp küfrediyor. Hem adamı korkutmayalım hem de karaya vardığımızda bir tatsızlık yaşamayalım. Köprü çelik asma köprü de olsa sanırım çok uzun bir açıklığı geçtiği için zaten yürüdükçe salınım yapıyor bir de Arda zıplayınca… Tabii ki adamlar tüm bunların hesabını yapmıştır. Baksanıza köprüde görevli kimse yok. Bu demektir ki adamlar her tür olasılığı hesaplamıştır. Ama adam kormuş işte. Sanki ben çok sakinim :)) . Ama onu görünce durumunun benden kötü olduğunu anladım, çünkü adamcağız korkulukları hiç bırakamadı. Ben bile arada kendimle itişe tepişe bıraktırdım elimi. Bedenimin sınırlarını hep merak etmişimdir. Dalış ve treking bana göre; ama yamaş paraşütüymüş, bungee jumpingmiş hiiiiiç bana göre değilmiş, anladım. Çok ileri boyutta değil, ama yükseklik korkum varmış onu anladım. Çin’deki o uçurumun kenarında yapılmış cam yürüme köprüsü olan yere gitmeyi çok istiyordum, bu deneyimden sonra vazgeçtim mesela… Hatta dönünce araştırdım, Çin’de bir de buna benzer ama döşemesi cam olan bir köprü yapılmış. O köprü uzunluğu ile (488mt.) bunu geçmiş durumda ve yerden yüksekliği de bu köprünün yaklaşık iki katı. Onun da videosunu koyacağım. Çok ilginç ve heyecan verici güzel bir deneyimdi benim için, ama tekrarını isteyeceğimi sanmıyorum.

Highline 179 olarak anılan bu çelik köprünün nasıl imal edildiği de ayrı bir konu. Merak edenler bu sayfada yapı ile ilgili görüntülü bilgi bulabilirler; www.highline179.tirol/en/bridge

“Sırat köprüsünden bu dünyada geçmek varmış” için 8 Yorum

  1. Ayşegül :) Diyor ki:

    Ah o şato ve o köprü yok mu 🙂 Su da buz gibiydi ama ne güzel geldi, köprüde en çok sevdiğim şey çam ağaçlarındaki kozalakları tepeden izlemek oldu bir de manzarayı tabi. en çok da sabah yürüyüşlerimizi özledim. Çin’deki o köprüye de garanti giderim ben :p

  2. Mehtap Yıldız Diyor ki:

    Avrupa daki pek çok ülkenin doğa ile iç içe ve estetik mimarisi, temizliği ve düzeni beni hep imrendirir. Almanya Berlin dışında başka bir şehrini görmediğim bir ülke. Birgün yolunu düşürürsem senden rotaya ilişkin bilgi isterim Basakci

  3. Mehtap Yıldız Diyor ki:

    Yarım kaldı, telefonun azizliği 😃
    Basakcığım, deyip nokta koyayım.

    Ama bu köprüleri görmemiş olayım
    Muradiye Şelalesindeki köprüyü bile geçerken yürek selanik, burada panikle kesin ya aşağıya atladım, u da

  4. Mehtap Yıldız Diyor ki:

    Offf yine olmadı…
    …. atlarım ya da kalp krizi…

    Bekliyorum devamını. Öpücükler sana.😘😘😘

  5. Mahmut Diyor ki:

    Sevgili Başak, öyle güzel şeyler yakalıyorsun ki.
    Dünyaya senin gözünden bakmak, görmek lazım.
    Sen gezip, görüp paylaşmaya devam et. Biz de seni takip etmeye..

  6. selmin Diyor ki:

    Çok görmek istediğim destinasyon, hatta karış karış beraber de gidelim 😊

  7. ibrahim şepitci Diyor ki:

    Çoook güzeeel, hep görmek istediğim bir ülkedir almanya, ne de olsa bauhause ekolünden gelmeyiz okul olarak, bravo sana

  8. Meral Diyor ki:

    Bu adını söylemekte benim de zorlandığım şatoya ben de bir zamanlar Münih’te kalan bir arkadaşım ile gitmiştim. Gerçekten Walt Disney’deki şatonun ilham kaynağı. Senin gözünden görmek hoştu.

Yorum Yazın