Yutmi

Pi

Ocak 25 2013

Sevgi,

         birisi gelip anlam katıncaya kadar

                                 bir sözcükten ibarettir

Bu yağmurlu fırtınalı havada, normal şartlarda, işim yoksa hayatta sabahın 7’sinde kalkmam. Hele hazır evde kalma fırsatı  bulmuşsam, bu gri ve ıslak sokaklara hayatta çıkmam. 8’de kalkarım, ya kitabıma gömülür ya da bilgisayar başına geçerim. Bu havalarda benim için yapılabilecek en güzel şeyler bunlar. Ama bu sabah, saat 7’de Pi ile gözlerimi açtım dünyaya ve sabırsızlıkla saatin 10 olmasını bekleyerek, geçtiğimiz haftalarda 2 kere izlediğim filmin kitabını almak üzere pijamamın üzerine geçirdiğim bir montla  kendimi  sokaklara attım.  Doğruca Dost Kitabevine gittim ve izlediğim bu filmin kitabını aldım. Böyle zamanlarda arabaya tapıyorum çünkü tüm bunlar 15 dakikamı aldı. Sabırsızlandığım kesin çünkü Coşkun’a internetten indirmesini rica ettiğim filmi bekleyemeyecek kadar heyecanlanmıştım. Coşkun’cum beni affet ama film de boşuna değil inan 🙂

Sanırım dün akşam Berna’nın tavsiyesi ile okuduğum kitabın da bunda payı vardı. Pi 16 yaşında, Hindistan’da yaşayan Hintli bir erkek çocuğu. Kitap ise Paulo Coelho’nun “Akra’da Bulunan Elyazması” adlı kitabı. Pi bir film kahramanı. Şu ara sinemalarda “Pi’nin Yaşamı” diye bir film oynuyor. Ben iki defa izledim, bir daha da izlerim. İşte o filmin kahramanının adı Pi. Şimdi ben bu filmle bu kitabı birlikte nasıl pişireceğim bilmiyorum ama kitap ve filmde ortak olan iki şey var; hayata ve insana bakış. Ve ikisinde de dini motifler var ama ben dindar olmayan biri olarak işe dini tarafından yaklaşmayacağım. İnsan tarafından bakmaya çalışacağım. Belki filmle kitap birlikte pişerse güzel bir tarçınlı elmalı tart gibi olur (bu arada hayatımda hiç elmalı tart pişirmedim ama birkaçkere yemiştim, iyi pişmiş bir elmalı tartın tadı güzel oluyor onu hatırlıyorum 🙂 ) Ya da Yumurtalı ıspanak gibi birşey olur 🙂 Eğer yazının içinde turuncu yazılar görürseniz onlar tarçınlı elma (yani Paulo Coelha’nın sözleri) dir.

Şimdi tekrar “Pi’nin Yaşamına” döneyim. Bu film, görsel efektler bakımından beni en çok etkilemiş sayılı filmden biri oldu. Özellikle dalış yapan bir insan olarak, çoğu sahneyi büyük bir hayranlıkla izlediğimi söylemeden geçemeyeceğim. Balina köpek balığı sandalın altından geçerken, gecenin karanlığında denizanaları denizde feneralayı oluşturduğunda, Pi eliyle yakamoz yaparken denizin derinliklerinden bir Kaşalot gelip havada burgu yaptığında orada olmayı öyle çok isterdim ki… Ve daha bunlar gibi niceleri… Diyorum ya görsellik muhteşem!! Tabii beni etkileyen yalnızca filmin görselliği olmadı. Filmde geçen diyaloglar da çok çarpıcı.

İşte bunun için bu sabah kendimi sokaklara atıp kitabın peşine düştüm ve işte bu nedenle Coşkun’dan benim için filmi internetten indirmesini rica ettim.

Neyse filme devam edelim; Bundan sonrasını filme gidecek olanlar okumayabilir ama okusanız da filmin sonunu bileseniz de bu film için buna değer, çünkü sonunu bilseniz de aynı keyifle izlenecek bir film.  Ben yine de filmi anlatmaya başlıyorum uyarısını vereyim de, okuyup okumamak size kalsın 🙂

Pi 16 yaşında, Hindistan’da yaşayan, Hintli bir erkek çocuğu. Dinlere meraklı ve her dinde hoşuna giden şeyler bulduğu için hem Hindu, hem Hristiyan hem de Müslüman olmayı seçiyor. Babanın rasyonel bakışına karşın, çocuğun dinlere yaklaşımı ilginç. Ama benim üzerinde durmak istediğim konu bu değil. Pi’nin babası bir hayvanat bahçesi sahibi. Daha doğrusu arazi değil ama içindeki hayvanlar ona ait. Baba bir gün yaşam şartlarındaki zorluklardan ötürü, ailesi ve hayvanlarıyla birlikte, bir Japon yük gemisi ile Kanada’ya göç etmeye karar veriyor. İşte her şey o zaman başlıyor. Gemi batıyor ve hikaye bu ya; bir zebra, bir sırtlan, bir orangutan, bir Bengal kaplanı ve 16 yaşındaki Pi, aynı sandala düşüyorlar. Detaylara girmeyeyim ama sonunda sandalda bir tek Richard Parker adındaki Bengal kaplanıyla bizim küçük Pi kalıyorlar.

Bu film, hayatta her şeyin yolunda gitmeyebileceğini, her şeyin istediğimiz gibi olamayabileceğini ve hatta her şeyimizi kaybedebileceğimiz çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Zorluklar karşısında mücadele etmenin ama hepsinden önemlisi insanın bir yaşam amacının ve umudunun olmasının önemini çok güzel anlatıyor. Çok mu bilindik bir söylem gibi geldi size? Olabilir. Ben bu söylemin farklı şekillerdeki ifadelerini defalarca dinlemeye her zaman hazırım. Hele bir de bu kadar çarpıcı, güzel görüntülerle sunulursa… Çünkü buna ihtiyacım var. Hepimizin hayatında karşısına çıkan zorluklar var. Herbiri de o kişiye göre önemli. Boşuna söylemiyor Volkan Konak “herkesin bir derdi var durur içerisinde” diye… Tabii filmdeki çocuğun yaşadığı şey öyle böyle bir dert, öyle böyle bir zorluk değil. Bununla birlikte filmde kurgulanan sahneler hiç de gerçek dışı gelmiyor insana. Belki de o nedenle bu kadar düşündürüyor üzerinde.

Tabii tek zor durumda kalan bizim Pi değil. O kaplancağızın da durumu kolay değil. Her ikisi de hayatta kalmaya çalışıyor. Bu ikisi arasında ister istemez bir iletişim doğuruyor. Pi ise kaplandan farlı olarak, aklını ve kurtarma sandalındaki ekipmanları kullanma, bir de umudun ve yaşama gücünün sevgide olduğunu keşfetme şansına sahip.

Gün gelecek zor dönemler, dinlemek isteyenlere gururla anlatılan öykülerden ibaret hale gelecek ve herkes anlatılanları saygıyla dinleyip üç önemli şey öğrenecek:

Bekleyip doğru anda harekete geçebilmek için gerekli sabra sahip olmak.

Bir sonraki fırsatı elden kaçırmayacak kadar bilge olmak.

Ve yara iziyle gurur duymak”

Yara izi, yarayı açan kılıçtan daha etkilidir.

Pi ile kaplan yaşam mücadelesi verirken, bir süre sonra aslında bu mücadelenin içinde birlikte olduklarının farkına varırlar. Ve bu seçimi Pi yapmıştır. Çünkü birkeresinde açlığa yenik düşen kaplan, denizde gördüğü iri balıkların üzerine atlar ve kendini denizin ortasında bulur. O zamana kadar kaplandan dolayı sandala binemeyen, kendine canyeleklerinden yaptığı iptidai salın üzerinde yaşayan Pi (sal, sandala iple bağlıdır), sandala geçer. Kaplan Pi’nin yardımı olmadan sandala tırmanamayacaktır. Kaplamanın denizde kalıp ölmesine gönlü razı olmayan Pi, kaplanı tekrar sandala alır ve kendi de salına geri döner. Bu arada kaplan için avlanmaya ve ona balık vermeye başlar. Ama bir zaman sonra Pi salda değil, sandalda kaplanla beraber yaşamaya karar verir. Buna karar verirken karşısındakinin bir hayvan olduğunu da unutmadan hareket eder. Pi Parker’ı sevmektedir ama sevgisine güvenerek değil, bir hayvana nasıl yaklaşması gerektiğini bilerek -burada babasının hayvanat bahçesi olduğunu ve Pi’nin hayvan bakıcılarıyla büyüdüğünü hatırlatmak isterim- yaklaşır kaplana. Ve onu eğitir. Artık kaplan Pi ile aynı sandalda yaşamayı öğrenmiştir. Birlikte başka başka maceralar yaşarlar. Yaşamaları için doğa onlara yardımcı olmaktadır. Ama bir süre sonra yiyecek ve su konusunda çok zorlanmaya başlarlar. Pi artık yaşamın sonun geldiklerini düşünmektedir. İşte tam da böyle düşündüğü bir anda kaplanla dokunsal bir temasa geçer. Onu okşar ve dizlerine yatırır. Tek yaşam kaynağı olarak geriye ellerinde sevgi kalmıştır çünkü. Kaplan çok bitkindir. Ama Pi’nin sevgisini hissedebilecek kadar da yaşamın içindedir (bu benim yorumum).

Yaşamın en büyük amacı sevmektir. Gerisi sessizlikten ibarettir. Sevmeye ihtiyaç duyarız. Sonunda kendimizi gözyaşlarımızın gölleri doldurduğu diyarlarda bulacağımızı bilsek bile severiz.

Tam ikisi de herşeyin bittiğine inandıkları bir sırada, masal (hayat) bu ya, bir fırtına daha kopar ve bizimkileri Meksika kıyılarına atar. Pi geniş bir sahilde kumların üzerinde baygın yatarken bir ara gözlerini aralar ve Richard Parker’ın sandaldan kumlara atladığını görür. Hayvan da bitkindir ve güçlükle yürüyebilmektedir. Kumluğun bittiği yerde orman başlamaktadır. Richard Parker ormana doğru ilerlemeye başlar. Pi onun arkasından bakmaktadır.Bu bölümü olduğu gibi kitaptan aktarıyorum;

Richard Parker doğruca önümden geçerek sağa gitti. Bana bakmadı. Yüz metre kadar koştu. Yürüyüşü hantal ve sakarcaydı. Birkaç kez düştü. Ormanın kenarında durdu. Bana doğru döneceğinden emindim. Bana bakacağından. Kulaklarını indireceğinden. Hırlayacağından. İlişkimizi bir şekilde sona erdireceğinden. Hiç öyle bir şey yapmadı. Gözlerini ayırmadan ormana baktı yalnızca. Ve Richard Parker, ıstırap yoldaşım, beni hayatta tutan, heyecanlandıran o korkunç, vahşi şey, sonsuza dek yaşamımdan çıkıp gitti.

Kıyıya çıkmaya çabaladım ve kumların üzerine düştüm. Çevreme baktım. Gerçek anlamda tek başıma kalmıştım, yalnız ailem değil, şimdi Richard Parker da beni yalnız bırakmıştı.

Bir çocuk gibi ağladım. Tüm bu sıkıntılardan kurtulmuş olduğum için ağlamıyordum. Oysa kurtulmayı başarmıştım. Richard Parker beni bu denli kabaca terk ettiği için ağlıyordum. Vedalaşmadan ayrılmak ne kadar da feci bir şeydir…

Hayatta her şeyi gerektiği gibi sonlandırmak çok önemlidir. Ancak o zaman her şeyi bırakıp gidebilirsiniz. Aksi halde, geriye söylemek isteyip de asla ağzınızdan dökülmeyen sözcükler kalır ve yüreğiniz pişmanlıkla dolar. Söylenmemiş veda sözcükleri beni hep üzmüştür. Keşke ona sandalın içinde son bir kez baksaydım, keşke onu birazcık kışkırtsaydım, böylece aklında kalabilirdim. Keşke onunla konuşsaydım -evet onun bir kaplan olduğunu biliyorum, ama ne fark eder- keşke ona, “Richard Parker sonunda bitti. Hayatta kalmayı başardık. İnanabiliyor musun? Sana anlatamadığım kadar minnettarım. Sen olmasaydın bunu başaramazdım. Bunu resmen söylemek istiyordum: Richard Parker sana teşekkür ederim. Yaşamımı kurtardığın için teşekkür ederim. Şimdi gitmen gereken yere git. Hayatın boyunca , hayvanat bahçesinin sınırlı özgürlüğü içinde yaşadın, artık bir ormanın sınırsız özgürlüğü ile tanışacaksın. Sana bundan sonraki hayatında mutluluklar diliyorum. İnsanlara dikkat et. Onlar senin dostun değil. Ama umarım beni bir dost olarak hatırlarsın. Ben seni asla unutmayacağım bundan emin olabilirsin. Her zaman yanımda yüreğimde olacaksın.

 “Sevgi, birisi gelip anlam katıncaya kadar bir sözcükten ibarettir” Pi, Richard Parker onu böyle sıradan bir biçimde terkederken çok acı çeker. Ama Coelho’nun da dediği gibi “Sevmek ve sevdiğini kaybetmek, hiç sevmemiş olmaktan daha iyidir.

Son bir şey daha. Pi’yi ve Richard Parker’ı hayatta tutan sandalda bulduğu hayatta kalma kılavuzunda yazanları da burada paylaşmak istiyorum. Umarım hiçbirimizin ihtiyacı olmaz 🙂

Her zaman talimatları dikkatlice okuyun.
● İdrar içmeyin. Ya da deniz suyu. Ya da kuş kanı.
● Denizanası yemeyin. Ya da dikenleri olan herhangi bir balığı. Ya da papağana benzer gagalıları. Ya da balon gibi şişenleri.
● Balıkların gözlerine bastırmak onları felç eder.
● Bedeniniz bir savaş kahramanı olabilir. Bir kazazede yaralanırsa, iyi niyetli, ama bilinçsiz tedaviden kaçının. Cehalet en kötü doktordur, oysa dinlenmek ve uyumak en iyi hemşirelerdir.
● Her saat başı en az beş dakika boyunca ayaklarınızı havaya kaldırın.
● Gereksiz çabadan kaçının. Ama çalışmayan demir paslanır, bu yüzden zihninizi, karşınıza çıkabilecek her türlü basit düşünceyle meşgul edin. Kart oyunları, yirmi soru cevap ve cümle kurma oyunları çok eğlenceli ve kafa çalıştırıcı faaliyetlerdir. Hep birlikte şarkı söylemek, zihni açık tutmanın bir başka yoludur. Uydurma öyküler anlatmanın da yararı olabilir.
● Yeşil sular, mavi sulardan daha sığdır.
● Dağları andıran uzak bulutlara bel bağlamayın. Yeşili kovalayın. Sonuçta, toprağı en iyi yargılayabilecek şey ayağınızdır.
● Yüzmeyin. Gücünüzü tüketir. Üstelik filika, yüzüşünüzden daha hızlı yol alır. Denizdeki tehlikeler de cabası. Isınırsanız, giysilerinizi ıslatmayı deneyin.
● Giysilerinize işemeyin. Anlık bir ısınma, pişik olmaya değmez.
● Kendinizi koruyun. Fazla ortalıkta olmak sizi açlık ya da susuzluktan hızlı öldürür.
● Terleyerek çok fazla su kaybetmediğiniz takdirde, su içmeden on dört gün idare edebilirsiniz. Çok susarsanız, düğmenizi emin.
● Kaplumbağalar kolayca avlanırlar ve çok lezzetlidirler. Kanları güzel, besleyici ve tuzsuz bir içecektir. Eti lezzetli ve doyurucudur; yağı çok amaçlı kullanılabilir ve kazazedeler kaplumbağa yumurtalarına bayılacaklardır. Gagasına ve pençelerine dikkat edin.
● Moralinizi bozmayın. Gözünüz korksun, ama yılmayın. Unutmayın: Önemli olan, her şeyden üstün olan ruhtur. Yaşama isteğiniz varsa, yaşarsınız. İyi şanslar!

 

“Pi” için 13 Yorum

  1. Nur Diyor ki:

    Pi’nin yaşamı sandığımdan daha ilginçmiş! Teşekkürler.
    Bir bilgi daha: Diyelim Titanic kazazedesisin. Uzaktaki bir yere yüzerek gidebilir ya da yardım bekleyebilirsin. O soğuk suda yüzersen büyük olasılıkla hedefe varamadan donar, kalp yetmezlğinden ölürsün. Ama suyun icinde sakin sakin beklersen kiyafetlerin arasinda isinmis su uzun sure idare etmeni saglar. Tabii umutsuzca beklemektense aceleci bendeniz yüzerek varmak veya ölmeyi seçerim o başka! :-))

  2. aysun Diyor ki:

    Başakcım Pi’nin yaşamı filmini merak ediyordum ama şimdi galiba kitabını okuyacağım. Seninle bir filmden çıktıktan sonra konuşmuştuk belki anımsarsın. Bazı filmler, kitaplar insanın karşısına gereksindiği bir anda çıkar diye. Senin yazdıkların da benim için tam da böyle bir anlam taşıyor bugün. Eline sağlık arkadaşım. İyi ki paylaşmışsın.

  3. Zehra Diyor ki:

    Filmi de izlemiştim, kitabı da okumuştum Başakçım 🙂 Dediğin gibi, film büyüleyici, çok güzel, hem görsel efektleri hem de mesajları… Son zamanlarda izlediğim en iyi filmdi diyebilirim ! Böylesi sıcacık bir yazı ile haftasonunu karşılamak çok güzel 🙂

  4. Sultan KOÇ Diyor ki:

    Başak, merhaba
    Filmi izlemiştim. Pi’nin yaşam mücadelesi ve filmdeki görsellik çok güzeldi. Coelho’nun tüm kitaplarını keyifle okuyorum. Bu kitabını Kasım’da okumuş ve çok beğenmiştim. Şimdi senin yazını okuyunca tekrar okumaya karar verdim. Teşekkürler…

  5. Burcu Aydinalp Egel Diyor ki:

    Basakcim her zamanki gibi harika bir yazi…. simdi kosarak Paulonun kitabini almaya gidiyorum… Bu kitabini okumamistim…
    Cok opuyorum guzel Ruh

  6. BERNA ÖZPINAR Diyor ki:

    Tarçınlı, elmalı turta tam kıvamında olmuş Başak’cım, çok lezzetli…

  7. basak Diyor ki:

    :))) hihih neyse bari hayatta hiç elmalı turta yapmadım demem ben de. Afiyet olsun 🙂

  8. Şeniz Pamuk Diyor ki:

    Pi’nin Yaşamı, beni de katman katman etkiledi. Yeni aldığım köpeğimin bir insan olmadığını hatırlamaktan tut da, insanın kendi içindeki kötüyle tanışmasını bu kadar sembolik ve güzel bir şekilde anlatmasına kadar. Ne güzel pişirip taşırmışsın Başak’cım, eline sağlık:))

  9. Levent AK Diyor ki:

    Eline sağlık, senin yorumların da en az yazarınkiler kadar etkileyici olmuş 🙂

  10. sedat Diyor ki:

    sevgili başak ;
    senin yazdıklarını okumak, başım ağırdığı zaman attığım bir hap gibi…
    ben öyle günü gününe takip edemiyorum,
    ama inan okuyunca o günüm farklımı oluyor ne..?
    devam…sevgiler…

  11. Şakir BABACAN Diyor ki:

    Sevgili Beyaz Atlı Prensesim..
    Uzun zamandır yazmadım Yutmo’ya ;uzun zamandır başkaca birşeyde yazmadım aslında..Yani bir ihmal durumu yok,toptan bir uzaklaşma durumu var anlayacağın..

    Pİ ‘nin yaşamı…çok uzun zamandır böyle bir film izlememiştim.Beni böyle etkileyen..”Dersu Uzala” gibi sanki ,birde ”Nikolai Pirosmanaşvili’nin Hayatı ”gibi..Bu filmi ilk 1979 da İstanbul Sinamatekte izlemiştim,19.Yüzyılda yaşamış gürcü bir ressam.Hiç batılı resim kalıplarına sığmayan ,yalın bir ressam.Tuval bulamadıgında muşamba üzerine resim yapan biri..Tifliste 2 m2 lik bir merdiven altında yaşıyor ve orada ölüyor.1918 de..

    1969’da louvre müzesinde ilk kez düzenlenen sergide pirosmani’nin resimleriyle tanışan Picasso; gürcü ressam için “gürcistan’da sergi açmama gerek yok, orada pirosmani var” demiştir.Picasso’nun en sevdiği ressamdır kendisi..

    Diyeceksin ki Pİ İle Pİrosmanaşvili nin alakası ne? Bu film yani Pİ bana 34 yıl önce izlediğim ve sahne sahne hatırladığım bu filmi düşündürdü..Gerekirse herşeyini kaybetme pahasına sevdiği ,tutkuyla bağlandığı şeyi yapan,feodal sırtlanlarla,açgözlü çakallarla fırçası ile mücadele eden kendi kayığında – merdiven altında yaşama mücadelesi verirken gökyüzünün,gecenin,tarlaların,insanların hertürlü renklerini kovalayan İnsanı..Yani Pİ rosmani’yi..Acaba Kaplan da kendimiydi ?Her insan sever ve uğruna mücadele ederse içinde bir kaplan mı taşır?Niye bu kadar çok çakal var etrafta?

    Bir gece sahnesi vardı o filmde..

    Gökyüzü çılgın yıldız /
    Yağıyor başımdan aşağı /
    Uzanıp yıkıyorum yüzümü /
    Oysa sabaha çok var..

    gibi bir gece..Pi nin yakamoz yaktığı,denizanası alayı’nı seyrettiği gibi bir gece..Anımsadım işte..

    Mayısta Maldiv’e gitmeye karar verdim birden Başak..Hiç aklımda yokken ..O Balina Köpekbalığı sandalın altından geçti ya..

    Tutmayın beni..

    (Not: bu dörtlük benim,telif gerekmez..)

  12. Dido Diyor ki:

    Filmi izlemeyi anca bu hafta becerebildiğim için şimdi yorum edebileceğim. Yazın da film de pek güzel.

    Yazını okurken ara ara “İyi hoş da filmde dinin ele alınış şekli ve o konuyu vardırdığı yerlere değinmeyince de çıplak kalmış, sanatçıya ayıp olmuş gibi sanki” diye düşündüm.

    Filmden çıktığımda aklıma takılan soruya yanıt aradım yukarıda. Ama senin yazdıklarında da yorumlarda da bulamadım cevabımı. Bir de açıktan sorayım bakayım:
    Şimdi filmin sonunda tüm hayvanların neyi temsil ettiklerini açıklama gereği duyuyor ya sanatçı (gerek var mıydı o açıklamaya emin değilim ama)… İşte orada, kaplanı Pi’nin içindeki kötü olarak resmediyor. Tamam. Peki o zaman bizimkisi niye bu kötü halini seviyor? Onu hayata bağlayan tarafı sadece kötü yanı mı? Kurtulduğunda ağlıyor ve veda etme ihtiyacı hissediyor ona? Ben mi zorluyorum bu düşüncelerle filmi? Ya da arada bir şeyleri yanlış mı anladım/anlıyorum? Mesela, o kaplan “içindeki kötü” değil mi? Ben mi yanlış duydum/okudum açıklamayı. (Açıklama olmasa, kafam karışmayacaktı bu arada. Kendim daha güzel oturtmuştum iki hikayeyi iç içe.)

  13. basak Diyor ki:

    Dido’cum,

    :))) önce bir OH çekeyim siz de gittiniz diye zira gidemeyeceksiniz diye dert etmiştim kendime :))
    Filmdeki dinler konusunda sana katılıyorum. Yani filmde yer verdiği ve benim yazımda yer vermeyişime…
    Bundan biraz isteyerek kaçındım çünkü çocukluğumdan beri din konusunu herkese açık ortamlarda irdemiyorum. Ne yalan söyleyeyim filmde de çok üzerinde durmadıım. Malum benim dini inancım yok, olana da lafım yok. Babanın dine yaklaşımı bana daha yakın, anneninki çok insani, çocuğunki de komik gelmişti. Hele o yemek masasındaki 3 din muhabbettinde güldüm bile 🙂
    Richard Parker ile çocuk arasındaki ilişkiye gelince; sonunda kafa karıştırıcı bir iki repik olsa da ben Pi’nin anlattığı ilk hikayeye inandığım için o çelişkilere fazla takılmadım.

Yorum Yazın