Yutmi

Okyanus manzaralı gökdelenler

Temmuz 11 2017

Havanın kararmasına daha en az üç saat var. Buraya geldiğimizden beri kapalı demeyeyim ama puslu bir hava var. Güneşle direkt olarak temas halinde değilsiniz. Her an yağmur yağacakmış hissini verse de buralarda bu mevsimde yağmur yağması neredeyse imkansızmış.

Sinan bizi okyanus kıyısında -Miraflores’te- uzun yürüme yolları, park ve büyükçe bir alışveriş merkezinin olduğu bir noktaya getirdi. Akşam yemek için buluşacağımız yeri öğrendikten sonra ben gruptan ayrıldım. Şimdi buraya koyduğum iki fotoğrafı, anlatacaklarımın gözünüzde daha iyi canlanması için internetten aldım. Zira helikopterim olmadığı ve puslu bir havanın bu renkleri vermeyeceği düşünülürse zaten benim olmadıkları da aşikar… :) İlk fotoğraf buluşma noktamızı, ikincisi ise benim yürüğüm güzergahı gösteriyor…

Kıyı boyunca gidebildiğimce yürümek istiyordum. Aynı zamanda -şansımıza- parkın girişinde bir de Peru el sanatları fuarı kurulmuştu. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmak istemiyor, ancak kısıtlı zamanda bunun mümkün olmadığını da gayet iyi biliyordum. (Böyle durumlarda mitoz bölünme yolu ile bölünüp aynı anda bir kaç yerde olmayı ne kadar çok istiyorum anlatamam.) Bu durumda benim panik olmam kaçınılmazdı, onun için ipleri Yutmi Cunyır’ın ellerine bırakmaya karar verdim. O benim fuarı gezmek için gerektiğinden daha erken geri döneceğimi gayet iyi bildiğinden, okyanus boyu yürüyüşümüze geçmeden beni hızlıca fuarın içinden geçirdi. Böylece benim de fuarın büyüklüğü ve kapsamı hakkında fikir sahibi olmamı ve dönmek için gereksiz yere telaşa kapılmamı engelledi ve biz kıyı boyunca yürümeye başladık. Yüksek ve modern binalara baktıkça “Peru bu mu şimdi?” demekten kendimi alamıyordum. Zira benim aklımdaki ve hayalimdeki Peru; “The Big Blue” (türkçede geçen adıyla “Derinlik Sarhoşluğu”) filmindeki şaşkın sarışın Johanna’nın, yakışıklı (hem de çooook :)) ) dalgıç Jacques’in peşinden Peru’ya trenle gittiği sahnelerdir. Film zaten benim en az 15-20 defa izlediğim bir film, o ayrı… İzlemediyseniz mutlaka öneririm ama Peru ile ilgisi, o bahsettiğim sahne dışında hiç yok. :))) O sahne de şöyleydi;

Okyanusun kıyısında yürürken ve bu yüksek binalara bakarken, o şaşkın sarışından daha şaşkın ve aptal hissediyordum kendimi. Aklıma şöyle sorular geliyordu; “Ankara’da göl manzaralı evleri bilmem kaç milyona satarlarken, buradaki okyanus manzaralı evler acaba kaça gidiyordur?” Ya da “Ankara’da deniz var mı annaaa?” diyen kızcağıza, buradaki rezidansların reklamı için nasıl bir metin yazarlardı acaba? Peki kimler oturuyordur bu evlerde? Küçük sarı bir ev ilişti gözüme birden. İki gökdelenin arasına sıkışıp kalmış… O da aklıma bir başka film karesini getirdi, ama filmin adını hatırlayamadım. Amerika’da gökdelenlerin arasında, bahçe içinde bir ev. Yaşlı bir teyze, evini korumak için direndi durdu ama hangi filmdi hatırlayamıyordum. Gezerken gözüme takılan bir şey de -ikinci fotoğrafta göreceksiniz-, yüksek bir binanın dış cephesine yapılmış bir duvar resmiydi. Ona da bayıldım. Zaten  bu memleketteki duvar resimleri de çok güzel. Bir tanesini Özal’a benzettim. Ama esas duvar resimleri Bolivya’da Lapaz’da var. Sırf o resimleri fotoğraflamak için bir kere daha gidebilirim Lapaz’a. Aslında sadece Lapaz için değil, Cusco için de gelinir buralara yeniden. Hiç bir şey anlamadım ki ben bu gezide, tadı damağımda kaldı. Neyse bu konuya yeniden geleceğim, çünkü buralara gelecekler için buraya ayırmaları gereken süreler hakkında önerilerim olacak. Aaaaa az kalsın unutuyordum, Lima’nın en sevdiğim binası, PEYNİR binası oldu. Şekline aldanıp da içinde peynir satılıyor sanmayın ama binayı nedense peynir biçiminde yapmışlar. Ne güzel değil mi?  :)

Kıyı boyunca yürüyüp bir üst geçitten geçtikten sonra “Aşıklar Parkı”na vardım. Burada Gaudi’nin izleri vardı. Oturma yerleri, biçimi, seramik mozaikler… Neredeyse Güell Park. Tabii Güell Park ile pek kıyas kabul etmez, oradaki detaylar ve parkın büyüklüğü üstelik mimarı düşünüldüğünde… Ama yine de parka girer girmez “Aaa Güell Park’taki gibi!” dedirtiyor insana. Benim gibi bir Gaudi hayranının anında farkedebileceği bir şey bu. İspanyolların Gaudi hayranlığı buralara da taşınmış anlaşılan. Dev “öpüşen adam ve kadın” heykelini görünce, bu bizim memlekette olsa başına ne gelir acaba demeden edemedim.

Heykel demişken çok önemli ve gurur verici bir şey daha söylemelim; bu şehirde bir de Atatürk büstü var ve Perulular biz Türkleri biliyorlar. Atatürk’ün Peru ile ilgisini internette araştırırken yazar Mehmet Mollaosmanoğlu’na ait bir blogda şunları buldum;

Titikaka gölü yakınlarında bir plato var, adı Alto Angara… Burada bir parantez açmak istiyorum. Angara, aslında Sibirya’da Baykal gölünden çıkan büyük bir nehrin adı. Bu bölge ilk Türklerin yaşadığı ve Orta Asya’ya yayıldığı yer. Bizim başkentimiz Ankara da buradan gelme. Peki Peru’daki Angara nereden? Peru’nun yerli halkı olan Aymaralar ve Quechuaların dilleri bizim dilimize çok yakın. O zaman biz Türkler Orta Asya’dan çıkmadan önceki geçmişimizde bu Peru yerli halkıyla bir bağlantımız var olmalı değil mi? Zaten Atatürk de bu ilişkiden şüphelenip Orta Amerika’ya Tahsin Mayatepek’i gönderip araştırma yaptırmamış mıydı? Parantez bu kadar. Ötesini araştırıp bulun, ben araştırdım, bu ilişkiyi bir- iki romanımda kullandım.” Tabii ben de biraz bakındım ötesine ama yetmedi. En azından bu yazıya yetişmedi bu bağları çözme işi. Onun için Mollaoğlun’dan aldığım topu ben de size paslıyorum. :)

Bulunduğum yer, deniz seviyesinden oldukça yüksekte. Bunu fotoğraflardan da farketmiş olmalısınız. Burada en çok dikkatimi çekenler; ilk başta tsunami kaçış noktalarının olması, bütün yamacın tel ağlarla sarılmış olması, okyanustaki sörfçüler (deniz üzerindeki sineklere benzeyen şeyler) bir de yamaç paraşütçüleri. Gerçi biz oradayken rüzgar olmadığından öylece bekleşiyorlardı, hiç birini havada göremedik ama Kaş’ta bir dolu görüyorum zaten gittiğimde görmesem de olur. Bununla birlikte biraz büyük dalgalar olsaydı da sörf yapanları izleseydim hiç de fena olmazdı. :)

Yavaştan gün batmaya başlamıştı. Geri dönmeye karar verdim. Biraz da fuar alanını gezmek istiyordum. Fuar renkli ve keyifliydi. Stantlarda çeşitli el işleri vardı. Bunların çok daha fazla çeşidini yolculuk sırasında görürüm nasılsa diye olabildiğince bir şey almamak için kendimi tutmaya çalıştım. Ama renkler çok kışkırtıcıydı çooook. Yutmi Cunyır ise neye saldıracağını şaşırdı. Burada size de tadımlık bir kaç tane gösterceğiz ama esas hepsi için bir Peru pazarı kuracağız Yutmoğraf’ta; orada gönlünüzce gezebilirsiniz.

Fuardan çıktığım sırada güneş batmak üzereydi. Yüzeyi cam kaplı yüksek şeyin, (ilk fotoğrafta görebilirsiniz; girişi tanımlayan cam kaplı iki yüksek yapı var) üzerindeki yansımaları çektim. Hoşuma gitti, size de göstereyim istedim.

Daha sonra alışveriş merkezinin içini turlamaya başladım. Bildiğin alışveriş merkezi işte. Markaların mağazaları, kafeler… Ama öğrendiğim kadarıyla koca şehirde AVM sayısı 2-3’ü geçmiyormuş. Perulular pazar alışverişini daha çok seviyorlarmış. Bir mağazanın vitrininde etnik işler görünce oraya yöneldim. Bir de ne göreyim; Maximo Laura’nın 3-4 parça dokuması… Çok heyecanlandım tabii. “Ben bunların müzesinin olduğu yere, Cusco’ya gidiyorum” dedim içimden. :) O mağazadan çıkarken bizim gruptan Mustafa Bey’lere rastladım. Bir heyecan onları da götürdüm mağazaya. Onların da çok hoşuna gitti. Çok pahalı tabii… Gezip, fotoğraf çekip çıktık.

Oradan çıkıp ne yapsak, daha yemek için erken derken, bir fotoğraf sergisi ilişti gözümüze. Hemen daldık içeri. Sergi ile ilgili bir şey yazmayacağım ama sergi salonuna girer girmez görülen ilk fotoğrafları paylaşacağım sizinle, sanırım fazla bir şey söylemeye de gerek kalmayacak.

Akşam yemeğinden sonra otele geri döndük. Günün yorgunluğu ve sabah erken kalkacak olmamız geceyi uzatmamızı engelliyordu. Yoksa ben bayılırım barlara diskolara gideyim.  :)))  Sabah 4’te otelden hareket etmemiz gerekiyormuş. Malum, burada yollar uzun. Nereye mi gidiyoruz? ICA… Onu da yarın mı yazsam? Çünkü ondan sonra Cusco var ki Cusco’un ilk günü evlere şenlik… Eylemleri zaten anlattım ama başka şeyler de oldu. :))

Hadi onu da bir sonraki bölümde anlayatım ve size hoş bir Peru müziği ile şimdilik hoşçakalın diyeyim.

“Okyanus manzaralı gökdelenler” için 6 Yorum

  1. Işıl Ören Diyor ki:

    Harika bir paylaşım Başakcığım. Gezgin tarafımı kabarttın, ve yıllarca senede bir uzak diyarlara gitme hedefimden ne kadar şaştığımı hatırlattın bana. Güney Amerika And Dağları, Şili ve Arjantine gittiğimin üzerinden tam 10.5 sene geçmiş. Ve o zamanlar hemen peşinden Peru Bolivya’ya gitmek hayallerimi süslüyordu. Hala gidememiş olmak içimi burktu ve bir yandan da sayende sokaklarında dolaştım, sahil boyunca tuzlu havasını kokladım. Bir de Big Blue var tabii.. O ise bambaşka anılar canlandırdı kafamda. Aaah ahh ..

  2. Saniye Özsan Diyor ki:

    Fas’ta Ait Ben Haddou kasbahını gezdikten sonra aynı isimli köye doğru dönerken, dükkanının önünde oturan bir Fas’lı erkek ile selamlaştım. Nereden geldiğimi sordu, Türkiye’den diye cevaplayınca, ayağa kalktı ve “Ben Mustafa Kemal Atatürk’ü çok severim, o benim idolümdür” diyerek bana sarıldı. Fas’ta gezdiğimiz süre boyunca Türk olduğumuzu öğrenen herkesin yaptığı yorumdan sana burada bahsetmeyeceğim, sonra anlatırım. En etkileyici olanı bu 50’li yaşlarında olan adamın yorumuydu.
    Orada bir alışveriş merkezine gitmene gerçekten çok şaşırdım. İçinde sergilenenleri görmen gerekiyormuş demek. Bizdeki Damal bebekleri aklıma geldi, onlar da böyle çok renklidir, kim bilir ne kadar ucuz satılmasına rağmen alıcı bulmuyordur.
    Yansıma fotoğraflarını çok beğendim, tabii diğerlerini de.

  3. Saniye Özsan Diyor ki:

    Fare ve peynir fotoğrafını açıklamamışsın. Merak ediyorum :)

  4. nazım gümüşsoy Diyor ki:

    Harikasın Başak. Çok teşekkür ediyorum bu güzel yazın için….

  5. Nadir Şener Hatunoğlu Diyor ki:

    Pek değerli dostum Başak Çetin merhaba. Böylesine nitelikli sunumlarla bizleri tokalaştırdığın için, teşekkürler. *matematikçi, bilim uzmanı*

  6. Sevinç Bulca Diyor ki:

    Başak’cığım, yazıların ile birlikte dünya turuna çıkıyoruz :o) Yazılarını okumadan önce ilk olarak müziğini açıyorum, dinlerken yazını okuyor ve fotoğraflarını inceliyorum. Akıcı yazı dilin ve müzik ile birlikte fotoğraflar arasında orada geziyor gibi oluyorum. Çok teşekkürler……

Yorum Yazın