Yutmi

Kuş Kuş Akıllı

 

Anneme göre ben kuş kuş akıllıydım. Biraz kızgınlık, kendine özgü mizahla,  sağ elini yumruk yapıp orta parmağıyla kafama hafifçe vururdu bunu söylerken. Sinsi sinsi gülerdim, sahi hangi kuştu bu acaba?

Konuşurken bu kadar kıt, paylaşırken bu kadar mı cömert olur insan? En akla gelmeyecek insanların üzerindeki etkisini, içselliğini zorla açığa çıkardığı keyfiyete bağlıyorum şimdi. Zamanın törpülediği acı veren anlık hüzünlerine.

Ne çok emeği vardır bizde”lerin arasında annemin parlak simsiyah saçları, mavi bakışları kalmış aklımda. Hiç düşünmemiştim oysa, bize, yani sadece çekirdek ailemize malolmuş duygular, bakışlar, söylemler meğer ne kadar yalnızlaştırmış, koparmış yanıbaşımızda yaşanan gerçeklerden? Meğer uzaklarımız ne kadar yakınlarmış da farkedememişiz hızla gelip geçen yaşanmışlığımızda. Geçmişin maden çıkarmalarındaki en değerli madeni yitirmek aklımızın ucundan bile geçmemiş.

Hayatta kazandıklarımız artı kaybettiklerimizin sonucu neden hep eksi çıkar? Rağmen hüzünlü olduğumuz anları kaybettiklerimize dahil ettiğimizden belki. Hüzünlerimizi biriktirmekten çalınan keyifli hikayelerimizi acizliğimiz içinde yitirmekten. Avuçlarımızın içinden kayıp giden yıllarımızın sisli sarhoşluğu.

Aşkın ve ölümün ortak bir adı varsa eğer “mutlak ayrılık” olmalı. İçimi ürperten çığlık çığlığa bir “Moderato Cantabile”. Hele de katık ettiysen rakına, Mohikanların sonuncusu sensin.

Büyüdüğüm, okuduğum, dostukları, aşklarımı yaşadığım kente adım atmayalı neredeyse altı yıl olmuş. Zamanın hoyratlığında geçen koca altı sene. Bu kenti tanıyamıyorum artık, hissetmiyorum da. Bıraktığım gibi değil, nostalji olsun diye dolaştığım eski sokaklar daha bir canlı, ruh desen aynı gri ruhsuzluk.

 Annemi ziyaretten bir gün öncesi akşam yatmadan “Tanrım senin de izninle Şevket kızı Hayriye’yi ziyaret edmek istiyorum” cümlesini üç defa tekrarladım. Bir arkadaşım söylemişti, annem o zaman sesimizi duyar, varlığımızı hissedermiş. Mezarlığın dik yokuşunu tırmanırken, ara sıra rüyalarıma en alımlı ve genç haliyle giren annem acaba gerçekten beni duyar mı diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Hayrattan doldurduğumuz suları mezarına döküp ayrık otlarını temizlerken sessiz konuşmalarımızın toprağın derinlerinde yankı bulduğu hissine kapılıyorum. Bir görevi yerine getirmenin huzuru içinde ayrılıyorum oradan.

Fotoğrafların anılarımızı tazelemesi hep hüzünlü gelmiştir bana. Gözümüzün önünden bir film şeridi gibi geçen kimi sararmış, kimi taptaze karelerin yaşamımıza ayna tutan yansımaları. Kimi fotoğraflarda aklı tutulması yaşarım. Annem ile ilgili onlarca fotoğraf var arşivimde. Yüzlercesinin hala varlığından haberim olmadığını kardeşim söylemişti. Bir gün onlara da bakmaya hazır hissetmeyi ümit ediyorum, sadece biraz cesaretimi toplamaya ihtiyacım var.

Yılbaşı günü ablam bir kol saati hediye etti. Uzun süredir küçük kardeşimin sakladığını, sonra ona verdiğini ama bende kalması gerektiğini söyledi ve ekledi:

Sende kalsın, annemden bir anı”

Ne anıları, ne fotoğrafları, ne de sevdiklerimden geriye kalan nesneleri biriktirmeyi becerebilmiştim. Bu bir ilkti. Bebeğimin aklı erip de parmaklarıma ilk dokunuşu kadar heyecan vericiydi. Yeni yıla girdiğim Cihangir’de boğazı gören evin manzarası daha bir büyülüydü sanki.

Annemin kuş kuş akıllı dediği kuş sahi hangi kuştu? Kaz olmasın…

05/01/2011

Çandarlı / Serdar Zeren

 

Yorum Yazın