Yutmi

Çöl, deniz, orman, dağ, tepe, bulut, renkler…

Temmuz 13 2017

Sabah güneş doğmadan yola çıktık. Yolumuz ICA’ya… Kaç saat yol gittik, saat kaçta nereye indik pek hatırlamıyorum. Biraz uyku sersemiyim biraz yol yorgunu… Gözümü açtığımda güneş çoktan mı doğmuştu onu da bilmiyorum. Zaten hava puslu… İlk dikkatimi çeken ve uykumu dağıtan deniz kıyısındaki boş balıkçı teknelerinin etrafındaki pelikanlar oldu. Ne kadar çoklardı… Gayri ihtiyari bir şaşkınlık çığlığı fırlattım. Yalnız bu çığlık konusunda, -Leman Teyzem aklıma geldikçe- yaş aldıkça (yaşlanmaya bulunan yeni tanım bu ya…) daha beter olmaktan korkuyorum. Sinan her zamanki gibi ağzının kenarını eğip, bir Clark Gable gülüşü fırlattı ve “Bu daha ne ki!” dedi.

Zaten bu gezide ne görmedik ki? Neyse yukarıdaki başlıktan ve yandaki fotoğraftan anlamışsınızdır, detayını da yazı içinde geçeceğim zaten. :)

Geldiğimiz bölge balıkçılığın en yoğun olduğu, deniz ürünleri fabrikalarının bulunduğu, biraz da kokan bir bölge. Eh bu kadar balığa da bu kadar balıkçıl kuş normal olsa gerek. Mis gibi balık kokuları arasında yolumuza devam ettik ve esas gezi noktamıza ulaştık. Buradan tekne ile Ballestas adalarına geçeceğiz. Burası meşhur Galapagos adalarını gezmeye parası yetmeyenlerin (ekonomik sınıf) kuş çeşitleri ve bazı deniz hayvanlarını (foklar, ayı balıkları, yunuslar, deniz aslanı, yengeçler gibi…) görmeye geldiği ilginç bir doğal yaşam alanı. (Selçuk sen bu yazıyı okuyorsan, Galapagos adasını görmüş bir arkadaşım olarak mutlaka bir iki satır yazmalısın, yoksa çok bozulurum haberin ola. :)) ). Buraya giderken yolda (tekneden) Nazca çizgilerinden biri olan şamdanı da görebiliyorsunuz. Ben bir dolu pelikan, martı, bilmediğim bazı kuşlar ve 4 penguen dışında benim fok, Sinan’ın deniz aslanı olduğunu iddia ettiği bir kaç deniz hayvanı ve dalış teknesinde zaman zaman gördüğüm hatta bir keresinde aralarında yüzdüğüm (bunu araya sıkıştırmam lazım çünkü benim için hem çok önemli hem de çok havalı bir durum) yunusları gördüm. Ha bir de bizim buralarda görmediğim türden yengeçler… Bunların hepsini tekneden görüyoruz. Karaya çıkmak yasak.

Deniz, kuşlar, foklar, tekne filan derken kendimizi yine karada buluyoruz. Cunyır’ın zumu yetmediği için bu geziden o hiç memnun kalmıyor. “Yani olmasa da olurdu” diyor, “Ben kuş fotoğrafçısı mıyım, niye getirdin beni buraya?” diyor, “Zaten hava da kapalı; ben bu ışıkta ne çekeyim?” diyor da diyor… Neyse ki ona karaya indiğimizde, sahilde, o yakından göremediği yengeçlerden birini buluyorum da biraz sesi kesiliyor. Aslında bu saate kadar yine iyi dayandı. Çünkü ben ona; “1bak ne kadar renkli bir ülkeye, farklı uygarlıklar görmeye gidiyoruz” demiştim. O da benim şaşkın sarışının filmindeki gibi kareler bekliyordu. Bakalım nasıl başa çıkacağım ben bu gezide bu Cunyır’la, çünkü daha başımıza neler geldi bilemezsiniz. Ha bu arada bize de buraları görmenin şerefine bir fok mu deniz ayısı mı artık ben de karıştırdım bir heyekelcik verdiler.

Neyse Cunyır’ı şimdilik bir kenara bırakalım ve ben size nerede olduğumuzu ve daha neler yaptığımızı hem harita üzerinde hem de burada anlatmaya devam edeyim. Soldaki haritada bu gittiğimiz adaları, sağdaki haritada da gideceğimiz yerleri işaretlemişler.

Hemen araya bir müzik girmem gerek yoksa bu iklim ve doğa değişikliğine başka türlü geçiş yapamayacağım. :)))

…ve işteeee Pasifik okyanusundan sonra Huacachina çölündeyiiiiz ! Üzerimizdeki yağmurluk ve polarları atıp, çölün yakıcı güneşinde kimimiz şapka giyiyor, kimimiz koruyucu krem sürüyor. Gezinin bu bölümünde isteyen Nazca çizgilerini görmek için 300 dolara yakın bir para verip uçağa gidecek, isteyen çöl safarisi yapacak. Bir de Cunyır ve benim gibi arada kaynayanlar var; onlar da mecburen çöl safarisine katılacak. :))) Ben buraya gelirken Ayşe ile konuşmuştum ve o da eğer Nazca çizgileri uçuşuna gitmeyeceksen, Nazca güzel bir yerdir orayı gezersin demişti. Ben de planımı ona göre yapmıştım. Nazca çizgilerini internette görüp incelemiştim ve güneş tam tepemizdeyken eğer güzel de görüntü alamazsak o uçuştan ne Cunyır ne de ben hiç mutlu dönmeyecektik, bunu adım gibi biliyordum. Onun için uçuşa o kadar para vermek istemedim.

Ama nereden bileyim ben Sinan’ın bir sürpriz yapıp, uçağa gidecekleri de safari programına dahil edeceğini ve bizim daha sonra çölde uçanları bekleyeceğimizi… Kısacası benim Nazca gezim yalan oldu. Neyse bazen olur böyle şeyler biz şimdi işin safari kısmına bakalım. Hayatımda ilk defa bir çöl görüyor olmanın heyecanını bir tarafa bırakırsak, bineceğimiz araçlarla yapacağımız iş hakkında en ufak bir fikrim yoktu desem yalan söylemiş olurum ama gerçekten de hiç tecrübem yoktu. Kum tepelerinin fotoğrafını çekme düşüncesi Cunyır’ı acayip heyecanlandırdı ama benim de endişem, acaba Cunyır’ın gözüne kum kaçar mı oldu? Zira Yutmi bu yüzden bir kere operasyon geçirmek zorunda kalmıştı. …ve tabii bir de; Sinan biraz hoplayıp zıplayacağız dediği için, kolumun vidaları yerinden çıkar mı korkusu da yok değildi.

Neyse uzatmayayım, Sinan bizi 6’ lı -8’ li iki gruba ayırdı; biri sert diğeri daha yumuşak sürüş olacakmış. Bu böyle cümleler kurdukça bizim de (hepimizin ama) merakı ve heyecanı artmaya başladı. Ben yumuşak tarafta kaldım. Daha gezinin başında bir de kolumla uğraşmak istemiyordum. Zaten Lima’nın neminden mi, gelmeden önceki yağmurlardan mı bilmiyorum kolum sürekli kendini hatırlatıp duruyordu.

Araçlar kum tepelerine doğru hareket etti. Bizim araçtan -daha yumuşak gideceği için mi bilinmez acayip sesler geliyordu, vites değiştirirken sanırsın aracın içinden bir şeyler sökülüyor. Bu araç gidecek mi, çölün ortasında kalacak mı, kalırsak nesye ki Mustafa Bey makine mühendisi o bir yol bulur herhalde filan demeye kalmadı, bizim yumuşak sürüş yapılması beklenen araç, karşımızdaki neredeyse 90 derece diyeceğim ama trekingçi Gökhan’a ayıp olur, çocuk bunun yarı açısındaki tepelere tırmandırıyor diye demediğimi bırakmayan ben, şimdi altımda acayip sesler çıkaran döküntü bir aletin içinde yüksek, yüksek olduğu kadar da dik bir kum tepesine tırmanıyorduk. Gözlerime inanamıyor, içimden kesin bu araç geriye doğru takla atacak ve biz içinde ezilip öleceğiz diye geçiriyordum. Ama o pelikan sürüsünü görünce çığlıklar atan ben, sus pus olup kalmıştım. Gık diyemiyordum. Bir elimle Cunyır’ın gözlerini, diğeriyle kendiminkini kapattım, iki ayağımı da gererek kendimi koltukla öndeki panelin arasına iyice sıkıştırdım ki olası bir takla anında -güya- araçtan savrulmayayım…

Gözümü açtığımda o kum tepesini çıkmıştık çıkmaya da önümüzde düzlük yerine bir uçurum vardı. Evet kumdan bir uçurum. Ve biz bu sefer de o uçurumdan aşağı doğru inmeye başladık. Ben yine gözlerimi kapattım, korkunun dışında bir şeydi bu… Karadeniz’de, tepeden düşen ağacın, üzerimize doğru geldiği an hissettiğim o duyguyu hissediyordum ve içimden “buraya kadarmış” diyordum. Bu iniş çıkışlar kaç defa tekrarladı bilmiyorum. Roller coaster gibi bir şeydi bu. Aracı ben kullanıyor olsaydım zevk alır mıydım onu da bilmiyorum, ama bu iş benim kontrolüm dışında olduğu için de beni germiş olabilir. Aslında bunun psikanalizini yapsak benim kontrolü elden bırakmamak ve risk almaktan hoşlanmamak gibi bir huyum olabilir mi? Ama o zaman da Blue Hole kim daldı diye sormak lazım.

Biz tam kabus gibi başka bir tepeyi daha tırmanıyorduk ki önümüzdeki araç kuma saplanıp kalmaz mı? Öndeki araç dediğim bizim diğer grup. Ben hah bir bu eksikti; bir çölün ortasında saplanıp kalmamamız eksikti şimdi o da oldu diye düşünürken, öndekilerin araçtan indiğini gördüm. Herhalde ağırlık azalsın da kumdan kurtulabilsinler diye böyle yapıyorlar derken meğerse o en yüksek tepeden sörf yapılarak inilecekmiş ve öndeki araç bilerek kendini kuma saplamış. En kahramanlar kendilerini kurban edip, ilk inişleri yaptıktan sonra herkes ciyak ciyak bu inişi gerçekleştirdi. Cunyır’ın sörf filan umuru değil; o, hazır durmuşken etraftan ne yutarım telaşında. Bense kolumun… Sinan bana hadi sıra sende dediğinde “Hayatta olmaz!” dedim. Bu kayma işi, küçük bir sörf tahtasının üzerine yatarak ve iki kolunun üzerine abanılarak yapılıyordu ki benim burada 3 ay önce ameliyat olmuş kolumun çivilerini yerinden oynatmaya hiç niyetim yoktu. Ben yalnızca o kum tepelerinden uçarak kurtulmak istiyordum o an, hepsi o. Aşağıya kaymayacağım kesindi, fakat aşağıdakilerin yanına nasıl gidecektik? Onlar yukarı mı çıkacaklar diye sordum, “Hayır” dedi rehber. E peki nasıl olacak? “Biz arabayla ineceğiz” dedi adam. “Yok artık!” dedim birden. Tepe çok yüksek ve gerçekten çok dikti. Bir an kendimi çok çaresiz hissettim. Ama mümkün değil buradan inmezler, sanırım adam beni yanlış anladı ya da dalga geçiyor olmalı, zaten kuma saplandı, herhalde geri geri gidip arkadan daha uygun bir eğimden ineriz diye düşünerek araca bindim. Ama o da ne! Öndeki araç kolayca kumdan kurtuldu ve aşağı doğru inmeye başladı, ardından biz… İşte o an galiba Sinan’a küfrettim. Bu küfür için de hiç özür dilemek niyetinde değilim.

Neyse bu konuyu fazla deşmeden safarinin sonuna gelelim. Bu iş bittiğinde benim tüm kaslarım gerilmiş, korktuğum başıma gelmiş ve Cunyır’ın gözüne kum kaçtığı için objektifi çizilmişti. Üstelik güneş tam tepemizde olduğu ve sürekli hoplayıp zıplayıp durduğumuz için bizimki doğru düzgün hiç bir şeyin tadına bakamamıştı.

Bizim için çok değişik bir deneyim miydi? Doğrusunu söylemek gerekirse evet. Pişman mıyım? Hayır. Ama bu deneyimi 30 saat yol geldiğim ve etnik kimliklerini merak ettiğim bir ülkede değil de Arabistan’da filan yaşamayı tercih ederdim. Bir daha yapmak ister miyim? Hayır. Nasıl ki bir daha Aladağlar’da zirve yapmak istemiyorsam, çölde safari de istemem. Bizim safari kısmı bittiğinde Nazca uçuşu yapacaklar uçağa gittiler. Biz de çöldeki o vahanın etrafındaki tesiste onların dönmesini bekledik.

Beklerken size Nazca çizgileri hakkında biraz biraz bilgi vereyim, çünkü aslında dünyadaki en ilginç şeylerden biri de bu çizgiler.

Ekip uçuştan döndü ve biz yeniden Lima’ya doğru yola çıktık. Otele vardığımızda hava kararmıştı. Yarın Cusco’ya uçmak üzere çok geçe kalmadan yattık ki sabah yine en geç 7-7:30 gibi otelden çıkıp havaalanına gidelim. Lima’daki son akşamımızda yatıp uyuduk. Yarın başımıza geleceklerden habersiz, bugün yeterince macera yaşamıştık zaten.

Yalnız Türkiye’ye vardığımızda Yutmi Cunyır’ın midesinden – hangi ara yuttuğunu anlayamadığım- lamalar çıktı. Anlaşılan bir ara, bir turistik lama çiftliğine gitmişiz. Üstelik bu çiftlikte bir de müze geçmişiz filan… Ama ne ara gittik hatırlayamıyorum. Fotoğraflardaki sıraya bakılırsa çöl dönüşü olabilir, ama emin değilim. Her neyse bu bir kaç fotoğrafı da burada paylaşayım da bakın lamaların çeşitlerini de gördük demiş olayım. :))) Zira bu yazı dizisinde lamalara çok fazla yer vermek niyetinde değilim, çünkü kendileri ile aram pek iyi değil. İlkokuldayken bana lama tükürmüştü. O günden beri kendilerinden pek haz etmem. Ama bu hayvancıkları da her yerde bulmak, Peru’ya gelip de onları es geçmek mümkün değil.

Yarın Cusco havaalanında buluşmak üzere şimdilik hoşçakalın. :)

“Çöl, deniz, orman, dağ, tepe, bulut, renkler…” için 5 Yorum

  1. Şakir BABACAN Diyor ki:

    Beyaz Atlı Prenses ; bu kez lamaların diyarında…
    Çok sevdiğim çizgi roman TENTEN in maceraları gibi seni okumak..Bir tek Captain Hadok eksik..Ama onun yerini YUTMİ CUNYIR dolduruyor ,sanırım…Aynı keyifle izliyorum seni,renklerini,heyecanlarını,endişelerini…
    Ülkenin durumu demişsin,adalet demişsin,Nuriye ve Semih demişsin…Ben de sana ” Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz ” demişim…Yutmi’nin gördüğü,Perulu bir kız çocuğunun gözlerinde hayatın sırrı..Bir balıkçının , ağ kesiği nasırlı ellerinde…
    Yüzlerce cam gökdelen, onlarca otoyol,köprü,binlerce saray etmez Okyanus’a bakan bir sarı kulübenin pencere pervazı kadar..
    Ellerine,yüreğine,ayaklarına sağlık Başak’cım…Captain Yutmi’ye sevgiler… 😉

  2. Saniye Özsan Diyor ki:

    Bu çöl macerası tam benlikmiş yahu! Yengeç de o coğrafyanın renkliliğine uyum sağlamış.

  3. ibrahim şepitci Diyor ki:

    Offff…harika gidiyor :))

  4. Inci Diyor ki:

    Başakcım,
    Bu anlatımla ben de seninle birlikte o çölü gördüm adeta ve bir daha gitmesem olur galiba…..
    Uçağa binip çizgileri de gördüm sağ ol var ol, param cebimde kalabilir sanki😉 Hersey harika, tesekkürler

  5. Selcuk Yellowrose Diyor ki:

    Hocam bileydim önce Ballestas adalarına giderdim, o kadar Peru’ya gitmişliğim var kimse bişey demedi, gerçi bende araştırmadım ya, neyse :) Ama aklımda olsun, Ushuaia gidişi öncesi hoş olabilir…

    Bu arada bir küçük not: Sanılanın aksine, dünyanın en az yağış alan yerleri çöller değildir. Örneğin Ica, Peru dünyada en az yağış alan 6. bölge. Başkent Lima’nın hemen güneyinde yer alır ki haritanıza göre burayı ziyaret etmişsiniz :) Umarım bu bilgiyi daha önce paylaşmamışsınızdır :) Paylaştıysanız affola :(

Yorum Yazın