Yutmi

Ayder’de öpülesi eller…

Haziran 29 2012

Sabah yağmura uyandık. Tabii bizimkinin yüzü asıldı. Bir şey yutamayacak ya… Yağmuru sevmiyor. Üstelik housingi de almadım yanıma… Neyse ki onun housingle arası pek iyi değil de aklına gelmiyor pek ama housing olsa bu sefer çok işimize yarardı. Neyse olmayan şey için hayıflanmanın da pek anlamı yok…

Bugünkü rota Zilkale ve Palovid şelalesi. Zilkale’ye vardığımızda yağmur hala devam ediyor. Yutmoğraf da söyleniyor… Hep böyle mi olacak, hep yağmur mu yağacak, ben ne zaman bir şeyler yutacağım. Vıdı vıdı bıdı bıdı… Birşeyler bulmalıyım yoksa bugün ikimize de zehir olacak… Birden aklıma araba camındaki su damlacıkları geliyor. Tam da Erol abi fotoğraf çekmek için arabadan iniyor. Camın arkasından onu çekiyoruz. Elde ettiğimiz görüntü hem beni, hem Yutmoğraf’ı keyiflendiriyor. Herkes yamuk yumuk, eciş bücüş.  Bizimki yuttukça kirkirdiyor ve başlıyor cam arkasından, damlalarla beraber geleni geçeni yutmaya…

        

   

Hadi inip kaleyi gezelim diyorum, yok diyor. Güç bela kandırıyorum. Zilkale oldukça küçük bir kale ama nefis manzarası var. Yüksek bir tepenin üzerinde ve etrafı yemyeşil tepelerle çevrili. Aslında Karedeniz’de her yer böyle :) Ve tabii kalenin kurulduğu tepenin dibinde olmazsa olmaz şelaleli bir nehir… Kale küçük. Hava da yağmurlu olduğu için kalede çok oyalanmadan yolumuza devam ediyoruz. Çad’da bir çay molası verdikten sonra Palovid şelalesine doğru yola koyuluyoruz. Şelaleye giden yola geldiğimizde araçtan inip yürümeye başlıyoruz. O sırada -öğleden önce- yağmur diniyor. Yine tırmanıyoruz. Kardeniz’de tırmanmadan biryere gitmek mümkün değil. Uzunca ve yemyeşil bir tırmanıştan sonra yanda fotoğrafını gördüğünüz şelaleye varıyoruz. Gidişte olduğu kadar dönüş de oldukça vakit alıyor ve bugünkü gezimiz Palovid şelalesiyle son bulmuş oluyor.

Şelale tırmanışından sonra, yağmurda kaçırdıklarımı telafi etmek için, hızımı alamayıp -biraz da Yunus’un gazına gelip- bizimkileri beklemek yerine Zilkale’ye kadar geri yürüyorum.

Avusor yaylasından sonra bu görüntüler biraz hafif geliyor ama Palovid şelalesi de bu bölgenin en nadide parçalarından biri…

Bugün BİTTİ… Yarın da yarım günlük kısa bir yürüyüşten sonra hamam sefası var.

* * *

Bugün günlerden salı (yani 3.sabahımız) ve biz buraya geldiğimizden beri ilk defa güneşle uyandık… Gece ikiye kadar yazı yazdığımdan, sabah gözümü açmam çok zor oldu. Elif’in dünden kalma mesajı, sabahın 6’sında telefonuma düşüp de beni uyandırmasa mümkün değil uyanamazdım… Uyanıp da güneşi görünce, ne yapsam, nerelere koşam diye heyecanlandım. Ama ilk işim tuvalete koşmak oldu :( Derenin sesinden midir nedir, her sabah ilk iş, kasıklarımı tutarak tuvalete koşuyorum :) Daha sonra üzerimi giyinip şaşkın şaşkın güneşe bakmaya başlıyorum. Hazır güneş varken az ilerideki köprüye mi gitsem…? Yüreğim buna çok istekli de, dün yürüdüğüm yollardan sonra bacaklarımın adım atmaya hiç niyeti yok… Yutmoğraf’ım da iki günlük sıkı tempodan sonra yorgun düşmüş olmalı ki onun da pek gıkı çıkmıyor. Hele biraz dur deyip kendime, bedimin uyanmasını beklemeye karar veriyorum. Biraz da şımarıklık ediyorum. Bekliyorum ki güneş benim ayağıma gelsin. Eee kaç gündür beklemişim kendisini… Benim de bu kadarcık nazım olsun ona diye düşünüyorum. Kahvaltı sofrasında Ayşenur Kolivar’ın söylediği türküleri dinliyoruz. Yanık, Karadeniz kokan bir ses, yandaki salondan süzülüp geliyor kahvaltı sofralarımıza… Dinlemek isterseniz sizin için bir tane seçtim :) http://www.youtube.com/watch?v=_ryWI6EIEKc&feature=related

Bugünkü rotamız yakındaki tepelere doğru. Eski adıyla Çinciva, şimdiki adıyla Şenyuva köyü. Yürüyüş ile ilgili bir kaç fotoğraftan başka anlatacak pek bir şey yok. Yemyeşil bir orman arazisinde saatlerce tırmanıyoruz hepsi o… Geçen günkü Avusor yaylasından sonra kolay kolay bir şey beğenmem mümkün olmayacak anlaşılan.

   

Öğleden sonra ekip, Ayder’deki kaplıcaya (hamama) gitmeye karar veriyor. Önce ben de niyetleniyorum. Hamam hazırlığımı yapıp bizimkilerle Ayder’in yolunu tutuyorum. Ama Ayder’e vardığımızda hamama gitmekten vazgeçiyorum. Belki üşeniyorum belki de arada sırada burnunun ucunu gösteren güneşte Yutmoğraf’la birşeyle yakalarız diye düşünüyorum. Tabii hamama Yutmoğraf’ı sokamayacak olmanında bunda payı büyük… Bir kere daha housingi almadığım için hayıflanıyorum. Hayır benim canımın sıkıldığı yetmiyormuş gibi Erol abi de ah şimdi housingin olsaydı hamamda da neler çekerdin dedikçe iyice sinir oluyorum kendime… :(

Neyse bizimkileri hamama gönderip ben de Ayder’den aşağı sallanıyorum.

Ayder’in bu yeni hali bana fena dokunmuştu. Her zamanki -ve ne yazık ki her yerde olduğu- gibi plansız ve düzensiz bir yapılanma vardı. Belki daha planlı ve düzenli bir yapılanma ile buralar daha iyi olur muydu bilemiyorum ama şu hali gerçekten üzücüydü. Sık sık 16 yıl önce geldiğimdeki hali geliyordu aklıma. Cumhur’larla beraber karlar üzerinde horon tepişimiz, kardelenler, tek tük sağa sola serpiştirilmiş yayla evleri… Hatırladığım kadarıyla o zaman yol bile yoktu doğru düzgün.

Yeni büyük yapıların dibinde küçücük kalmış eski yayla evlerinin arasına daldım. Eskiden izler arıyordum sanırım. Bir ev ilgimi çekti. Güneş de güzel vurmuştu. Eve doğru yürümeye başladım. Şehir köpeğine benzeyen bir köpek biraz havladı sonra sustu. Ben yürümeye devam ederken bir amca göründü. Üst katı, alttaki iki katın arasına yapıldığı için köprü gibi duran yerin altındaki taburesine oturdu. Yanına vardığımda “merhaba” dedim. “Merhaba” dedi. “Birini mi ariisun ?” “Ayder’i arıyorum” dedi. “Benim bildiği o güzel Ayder’i”. Yüzündeki ifade birden değişti. Gözlerinde kızgınlık, kırgınlık ve üzüntü dolu duygularla bana bakarak “Kalmadu o Ayder. Yok. Bulamazsun artuk. Buralaru mahveddular o eski Ayder yok artuk. Eskiden buradan yol bile geçmezdu. Bir küçük patika varidi. Şimdi ise haline bak. Yok artuk kalmadi Ayder diye bir yer.” dedi. Amca konuşurken yüreğinin acısını yüzünden okuyabiliyordum. Ne diyeceğimi bilemedim. Haklısınız filan diyor geveleyip duruyordum. Ben ki buralarda yaşamadığım halde bu korkunç yapılanma beni de üzmüştü, amcanın duygularını anlamamak mümkün değildi.

Buradan her gün geçen turistler olabileceği, benim gibi bu insanların evlerinin önünden geçtikleri, belki benzer muhabbetlerin yapıldığı, fotoğraflarının çekildiğini düşününce içimi bir hüzün kapladı. Boğazıma takılan yumruk, konuşmamı güçleştirdi. Amcaya iyi günler dileyip yola devam ettim. Fazla duygusal olmamaya çalışıyordum çünkü Yutmoğraf buralarda fotoğraf çekmek istiyordu. Bense buna hakkım olmadığını, zaten doğası ellerinden alınmış, koca binaların arasına hapsedilmiş bu insanların bir de fotoğraf karelerine hapsedilmemesi gerektiğini düşünüyordum. Zaten oldum olası insan fotoğrafı çekmekte zorlanırım. Belki kendi fotoğrafımın çekilmesini sevmediğimden bilemiyorum ama sanki tanımadığım birinin fotoğraflarını çekmek onu rahatsız edecekmiş gibi gelir. Yine de tek tük de olsa çekiyorum artık.

Fotoğrafçı arkadaşlarım önce o kişilerle sohbet etmenin iyi olacağını söylerler. Ben de öyle yapmaya çalışacağım ama o da tuhaf geliyor bana. Sanki fotoğrafını çekmek için onunla sohbet ediyor olmak gibi… Hindistan’da çekmiştim ama… Duygularım karma karışık. Zaten Ayder’in bu hali vurmuş… Üzerine bir de Amca’nın bakışları… Yine de Yutmoğraf’ım birşeyler çekmeye kararlı görünüyor. Beni çekiştirip, bir kaç adım sonra gördüğü evi fotoğraflamak istiyor.

Önünde de yaşlı bir teyze var. Az yaklaşıyorum. “Merhaba” diyorum ona da. Birşeyler söylüyor ama duyamıyorum. Duymak için eve yaklaşıyorum. Teyzeyle göz göze geliyoruz. Derin yüz çizgilerinin arasında iki mavi göz görüyorum. “Nereden geliisun?” diyor. “Ankara’dan” diyorum. “Birini mi ariisun?” diyor. Ve işte o an boğazımı sanki bir el tutup sıkmaya başlıyor. Konuşmaya çalışıyorum ama ağzımdan ses çıkacağına gözlerimden yaşlar akmaya başlıyor. Evin kapasına doğru bir kaç adım atıyorum. Taş basamakları çıkıp eski, ahşap kokan evin kapısına tutunuyorum. Sanki tutunmasam düşeceğim. Kendimi zorlayarak bir kaç kelime söyleyebiliyorum yalnızca “Ben… Eski Ayder’i arıyorum… ama yok… bulamıyorum…” son sözcük öyle boğuk çıkıyor ki ben bile duyamıyorum. Ve oracığa, taş basamaklara çöküyorum. Teyze şaşkın… Bir taraftan gözümün yaşımı siliyor bir taraftan saçımı okşuyor. “Ne oldi sana? Niye aliisin? Duygulandiiin?…” Ah bir konuşabilsem… Güçlükle konuşabiliyorum. Kendimi zorlayarak özür dileyebiliyorum ancak. “Özür dilema ” diyor bir taraftan gözümün yaşını silerken. Ben konuşamıyorum ama sonradan adının Firdevs olduğunu öğrendiğim 80’li yaşlarındaki (belki de daha yaşlı bilemiyorum) Firdevs teyze sanırım beni anlıyor. ” Dur sana bir çay doldureyum” diyor. “Zahmet etme teyzecim” diyorum ama O kararlı.

Firdevs teyze bana çay doldurmaya gidiyor. Ben hiç çay içmem diyemiyorum… O içeri geçtiğinde ben de kendimi toparlıyorum biraz. Gözümün yaşını durdurmayı beceriyorum neyse ki. Evet şimdi daha iyiyim. Firdevs teyze elinde koca bir bardak çayla yanıma geliyor. Şimdi şaşacaksınız biliyorum ama çay öyle güzel geliyor ki. İçine attığı şekerin bile tadı çok yerinde…

Beni bilen bilir ben hiç çay içmem. Sevmediğimden değil ama öyle bir alışkanlığım yok. Fakat bu demek değil ki artık çay içmeye başlıyorum :) Bu çay Firdevs teyzenin çayıydı onun için böyle güzel olsa gerek. Bundan böyle Firdevs teyzenin çayından başka çay içmem… Teyze yere oturma diyor bana, bir sandalye uzatıyor. Ben de yerimden memnun olduğumu, sandalyeye kendisinin oturmasını söylüyorum. Evin girişinde, bizim antre dediğimiz kısımda Firdevs teyze ile oturuyoruz. Bu eski köy evinde Firdevs teyze tek başına yaşıyormuş. İki çocuğu da Mersin’deymiş. Tam bu sırada benim münasebetsiz cep telefonum çalıyor. Özür dileyip sessize alıyorum. Firdevs teyze bendeki cep telefonunu görünce koşup içeri gidiyor. Elinde eski model ( hemen hemen benimki kadar eski :) ), üzeri açık mavi beyaz bulut resimleri ile kaplı bir nokia cep telefonuyla geliyor. Bana telefonu gösterip, bunu kendisine torununun aldığını ama kendisinin kullanamadığını, torununun ona telefon çaldığında yeşil tuşa basmasını söylediğini, ama o yeşil tuşu bulamadığını anlatıyor. Telefonu elime aldığımda ne demek istediğini hemen anlıyorum. Telefonda 6 cevapsız çağrı var. Sanırım Firdevs teyze tek başınayken telefonun nasıl açılacağını bilememiş. (Gerçi bugün birisi benim elime ayfon telefon tutuştursa benim de Firdevs teyzeden farkım kalmaz :) )

Cevapsız çağrılardaki isimleri okumaya başlıyorum ona. “Bizim Ayşe” yazıyor diyorum. O bizim gelin diyor. Arayayım mı diyorum. Boşver diyor. Mersin ev var bir de burada diyorum. O da bizim kızın evi diyor. Onu da aramamı istemiyor. Sonra gelen isim Oğulcan… Oğulcan ismini duyunca birden gözleri parlıyor. O benim torun diyor. Arayalım mı diyorum. Arayalım diyor. Telefonu tuşluyorum. Ama aradığınız kişiye ulaşılamıyor diyor. Firdevs teyzeye telefona ulaşılamadığını, Oğulca’ın telefonunun kapalı veya çekmeyen bir yerde olabileceğini söylüyorum. Canin sağolsin diyor. Sonra da telefon çaldığında hangi tuşa basması gerektiğini gösteriyorum. Çayım bitiyor. O bir tane daha doldurmak için ısrar ediyor ama gitmem gerektiğini, arkadaşlarımın beklediğini söylüyorum. Sanki yıllardır tanıdığım bir büyüğümün yanından ayrılır gibi birbirimize sarılıyoruz. O beni yanaklarından ben onu elinden öpüyorum (bu arada el öpme alışkanlığım da yoktur ama Firdevs teyzenin elini öpmek içimden geliyor…) Firdevs teyzenin yanından ayrılıp ana yola doğru yürüyorum. Araç beni yoldan topluyor ve pansiyonun yolu tutuyoruz.

Bu kadar duygunun üzerine bu akşam rakı içmeye kararlıyım. Pansiyona vardığımızda bir de ne göreyim Rukiye Abla çeşit çeşit meze hazırlamamış mı… :) Akşam bir güzel rakımı içiyorum. Bugün hava güzel olduğu için ateş başı da kuru… Bütün ekip hep birlikte ateşin başında şakılar söylüyoruz. Damardan… Ben uyumaya gidiyorum.

Size de beğendiğim bir kaç yayla evinin fotoğrafını gönderiyorum. Yarın görüşürüz. :) 

Not: Böyle devam edersem 2-3 bölüm daha var. Karadeniz Hindistan’a rakip olacak anlaşılan :)

   


“Ayder’de öpülesi eller…” için 15 Yorum

  1. Zehra Diyor ki:

    Karadeniz, Hindistan’a karşı :) Bu fotoğraflar büyüleyici, renkler (özellikle de yeşil tabii ki) yapılar, çok farklı bir dünya gibi… O yüzden bu rekabete şaşmamak lazım :) Karadenize hiç gitmemiş biri olarak eski ve yeni hali arasındaki farkı yazdıklarından öğreniyorum; demek o kadar değişmiş; yapılaşmaya karşı koyamamış, ne yazık :( Umarım kalan doğallığını da yitirmez ileride…Yazdıkların, giderek hoş bir öykü havasına bürünüyor Başakçım; biz de yolculuğunu aynen yaşıyoruz sanki… Her ne kadar Yutmoğraf bulutlu ve yağmurlu havayı sevmese de, bize bir serinlik ve ferahlama veriyor yuttukları…İkinizin de eline sağlık :)

  2. Saniye Özsan Diyor ki:

    Çok yaşa Başak. Okurken benim de gözlerim doldu. 2007 yılında babamın memleketi Sürmene’de doğduğu eve gittiğimde karşılaştığım teyze ile olan sohbetimi hatırlattın bana. 18 Ağustos’u sabırsızlıkla bekliyorum, yine oralarda olmak için.

  3. Servet Diyor ki:

    Ne güzel dillendiriyorsun gözlerini. Her bölüm farklı güzellikte oluyor. Her kare tertemiz, dupduru, berrak…içi arınıyor insanın bakarken.
    Teşekkürler Başakcığım, teşekkürler.
    Sevgiyle

  4. ibrahim şepitci Diyor ki:

    Her paylaşımının ayrı bir tadı var başak, ancak hiçbir yazında bukadar duygulanmadım, linkdeki ayşenuru dinledikten sonra devam ettiğim yazı gözlerimi doldurdu ve dokunsan ağlayacak duruma geldim. Saflığın ve duygunun üst noktaya geldiği bu anlatımı ve hissettirdiklerini çok sevdim, içiminde bunaldığı şu anları tamamladı sanki, teşekkürler.

  5. Serpil Yıldız Diyor ki:

    Canım Firdevs Teyze… Ne guzel paylasıp, çoğaltmış seni…
    Ayder yok artik…

  6. nazım Diyor ki:

    çok güzel. eline sağlık…

  7. murat Diyor ki:

    Başakcım ne yazık ki çok düzenli bir okurun olamıyorum son zamanlarda, ama başından beri giderek daha fazla ortaya çıkan bir öyküleme tarzının oluştuğu açık . Sen ve Yutmograf’ın bazen çekişen bazen uzlaşan iki ayrı karakter, anlatılarınıniki kahramanı haline geldiniz.
    Firdevs Teyze azalmış ama hala nesli tükenmemiş bir yaşlı teyze, anne, abla olarak herkesin içini ısıtıyor. Yok olmaya yüz tutan, tahrip edilen bir doğal çevrenin ve kültürün insan unsuru. Ama dikkat edersen o bizler kadar duygusal değil bu konuda, daha gerçekçi ve sahici bir tip. Onun yakınlığı, sıcaklığı, misafirperverliği gene o yaşam kültüründen besleniyor ama aynı zamanda yaşlılıkla gelen yalnızlıktan da kaynaklanıyor. Ve ben senin gezi notlarında bunun da yansıdığını hissettim. Sen bunları yazmaya devam etmelisin, biz bunlardan hem zevk alıyor, hem öğreniyoruz. Eline ruhuna sağlık.
    Görüşmek ve sohbet etmek dileğiyle
    Murat

  8. oguzhan kifci Diyor ki:

    Gözlerimi doldurdun be farecik, allah iyiliğini versin.

  9. Geçkin Gezgin Diyor ki:

    Ha pen da Oğuzhan’a katılayrum…
    Ha bi kızdiraysun, ha bi ağlataysun…
    Nedeysun?
    Caninu yeduğum ;-))))

  10. nesrin Diyor ki:

    işte budur … öyle güzel anlatmışsın ki seninle birlikte benim de gözlerim doldu.

  11. sevim Diyor ki:

    Başak eline sağlık canım yaaa ,

    karadeniz insanı işte buu,

    doğasıda güzel insanıda , ya ben onları seviyorum ondan :)))

    grşz….

  12. ahmet Diyor ki:

    Emeğinize, yüreğinize sağlık.

    Sevgiler

  13. Üzeybe Diyor ki:

    Sevgili Başak,
    Çektiğin fotoğraflar gibi ifadelerinde çok güzel ve duru.Hem yaşadığım güzellikleri yeniden parıldattı, hem de kaçırdığım güzellikleri yakalattı.Eline sağlık.

  14. JÜLİDE Diyor ki:

    Karadeniz mutluluk,hüzün,sevinç,kıskançlık,coşku gibi duyguların karışımı olan bir ruh hali gibi.Şu an onu yaşıyorum.Bir de üstüne Sonbahar filminin şarkılarından birini dinleyince.Sağol Başak ve de aşkolsun sana.Sevgiler.

  15. Ertuğrul Diyor ki:

    Harika site yapmışsınız darısı başıma :) Bu yağmurlu hava fotoğraflarını nasıl bir teknikle çektiniz acaba,
    efektmi filtremi anlayamadım, Gerçekten hava yağmurlumuydu ?

Yorum Yazın