Yutmi

Atlantik’ten Pasifik’e

Temmuz 09 2017

Bu uzun yolculuk 22 Haziran perşembe akşamı saat 21:00’de başladı. Asya’dan Avrupa’ya, Avrupa’dan Amerika’ya, Atlas Okyanusu’ndan Pasifik kıyılarına…

OHAL var ne olur ne olmaz diye hava alanına 2 saat erken gittim. Olur a aramalar uzun sürüyordur, kuyruk vardır filan… Hiçbir şey yoktu. Her taraftan kolayca geçip, -uçağım saat 23:45’te olduğu için- bir buçuk saat hava alanında bekledim. İstanbul’a inişim, orada grupla buluşup Amsterdam uçağına binişimiz ertesi sabah saat 6:00’yı bulmuştu. 3,5-4 saatlik bir uçuştan ve Amsterdam havaalanında da 4 -5 saatlik bir beklemeden sonra Peru için uçuşa geçtik. Artık saatlerin bir önemi kalmadı çünkü saat farkı önce 1’e sonra 8’e çıkacaktı. 14 saat uçtuktan sonra Peru’nun başkenti Lima’ya indik. Siz hiç toplamak için zahmet etmeyin, evden çıkıp Peru’ya inmem yaklaşık 30 saati buldu. …ve Peru’ya indiğimizde ancak akşam olmuştu. Yani yolculuğun ilk 24 saatinde hava hiç kararmadı. Bu tip şeyler hoşuma gittiği için yazıyorum yoksa dünyanın güneş etrafında döndüğünü, bizim uçuş yönümüzü filan ilk defa keşfediyor değilim. Ama Türkiye’de yaşayan bir insan hayatında kaç defa 24 saat hiç havanın kararmadığını görebilir ki, değil mi?

Otele geç saatte ulaştığımız için geç saatte yemek yiyip, odalarımıza dağıldık. Benim oda arkadaşım Emine, hem Rize’li, hem felsefe öğretmeni, hem de Ankara’da yaşıyor olması nedeni ile hemen sevgimi ve ilgimi kazanmıştı. :) Bütün bir gezi boyunca da çok iyi bir yol ve oda arkadaşı oldu. Üstelik benim gibi kendi başına takılan pek konuşmayan biri ile oda arkadaşlığı etmek de pek kolay olmadığı halde… Bunun için buradan ona bir kere daha teşekkür etmek isterim. Zira bu tip gezilerde oda arkadaşı gerçekten önemli.

Öyle yoğun ve yollarda geçen bir gezi oldu ki bu yazı ile ben de ilk defa kafamı toparlayıp, biz ne görmüştük, ne yaşamıştık onu hatırlayacağım. Yoksa şu anda benim için çok önemli üç beş kareden başka hiç bir şey yok gibi aklımda.

Sabah kahvaltıdan sonra ilk olarak, trafiği aşıp (bu arada Lima’daki trafiğin de bizimkinden kalır yanı yok. Ne de olsa büyük şehir.) Plaza Mayor’a (Ana Meydan) gittik. Meydanda Hükümet Sarayı, meydandaki bahçe düzenlemeleri, beyaz fayton, sarı binalar ve Lima Katedrali’nin dışında en çok ilgimi çeken, bu binaların serbest el çizimlerini yapmaya çalışan öğrenciler oldu. Neredeyse meydanı ve meydandaki binaları onların çizimlerinden izledim desem yalan olmaz.

1532’de İspanyol’ların sömürgesine girmiş olan bu şehirde Avrupa ve İspanyol mimarisinden izler görmek şaşırtıcı değildi ama yürek burkucuydu. Yalnızca mimaride değil, dinde de sömürgeci devletlerin büyük etkisi olmuş. Baskı ve sömürünün daha kolay yapılabilmesinin bir yolu da dini kullanmak değil midir? İspanyollar da dini kullanmış tabii. Doğa dinlerinin yerini katoliklik almış. Bugün Peru’nun %90’a yakını katolik. 1821’de iki devrimci, Jose de San Martin ve Simon Bolivar tarafından kurtarılana ve bağımsızlıklarını kazanana kadar, İspanyollar kalıcı ve derin izler bırakmışlar bu ülkede. Bu fotoğraflarda göreceğiniz saray ve katedraller de İspanyol sömürüsünden arta kalanlar. Tecavüze uğramış ve tecavüze uğradığı adamdan gebe kalmış kadının çocuğu ne kadar güzel olursa olsun, hikayesi hep can acıtıcı olmaz mı? …ve işin daha da acısı 2000’li yıllarda hala sömürü, hala tecavüz, hala şiddet!! Helal olsun insan denen yaratığa, daha ne diyeyim…

Tam şu araya bir müzik mi sıkıştırsam, yazı uzun olacak gibi sanki? Hem biraz havamız değişir. :)) Üstelik beş oktavlık sesi ile Peru asıllı soprano Yma Sumac ile biraz ruhumuz dinlenir.

Plaza Mayor meydanı ve katedrali gezdikten sonra meydanı kesen sokaklardan birinde yürümeye başlıyoruz. Heykel ve değişik kostümlerle canlı performansların olduğu sokaklarda değişik dükkanları ve hediyelikçileri geçtikten sonra San Fransisco Manastır ve Katedrali’ne geliyoruz. İçeride fotoğraf çekmek yasak olduğu için dışarıdan birkaç fotoğraf paylaşabiliyorum ancak sizinle. Yalnız şunu söylemek isterim ki yerde, tavanda ve duvarda kullanılan seramikler, ahşap işleri, duvarlardaki orijinal tablolar, özellikle kütüphanesi beni etkiledi. Gezdiğim birçok katedralden farklı hissettirdi. Malum Meksika, Guatemala gezisi sırasında da Süleyman’ın bu tarz yapılara merakı sayesinde çokça kilise, katedral gezdiğimi söyleyebilirim. E bizim memlekette de az değil… Bu dinde başörtüsü dayatması olmadığı için, genelde islami ibadet yerlerinden daha fazla bu tarz yapı gezdiğimi de söyleyebilirim. 1600’lü yılların sonundan kalma bu katedralin kütüphanesindeki kitaplar hala raflarında duruyorlardı. Bu büyük salonda ilgimi çeken diğer şeyse koku oldu. Bu bölüm, kitaplardan dolayı diğer bölümlerden farklı kokuyordu ve bu kokuyu fark etmemek imkansızdı. Kötü bir koku değildi, ama tanımlamam gerekse belki eski sahaflarda rastlayabileceğiniz türden bir kokuydu demem sanırım yanlış olmaz. Bu kilisenin bodrumunda bir de iskeletlerin (kemik ve kafataslarının) olduğu bir bölüm vardı ama ben oraya girmek istemedim. Bu arada bakmayın benim o bölüme inmediğime, bu katedralin yeraltı mezarlarıyla ünlü olduğunu söylemeliyim. Katedralin içi hakkında fikir vermesi açısından bir kaç fotoğrafı (kütüphane, kafatası ve iskelerler ile seramikler) internetten bulup buraya koydum. Bu fotoğraflar Yutmi Cunyır’a ait değildir. Aslında tarihi yerlerde neden fotoğraf çekiyorum bilmiyorum. Buralara ait internette o kadar çok fotoğraf var ki… Neyse bu konuya girersem katedralden değil başka bir yerden çıkarız. :) Demem o ki bir çok kilise ve katedral birbirine benzese de bu San Fransisco Katedrali’nin bendeki etkisi farklı oldu. Gezdiğim bazı yerlere; böyle olduğunu bilseydim onun yerine birbaşka bir yere daha çok zaman ayırırdım dediğim olmuştur. Burası için onu demedim.

Lima şehrinde, öğleden sonraki durağımız Herrera Müzesi. Burası dünyanın en geniş Pre-Kolombiyen sanat eserlerinin sergilendiği bir müze. Altın ve gümüş işler göz alıcı, erotik bölümdeki seramik heykelcikler ilgi çekici. :) Ama Yutmi Cunyır’ı daha çok heyecanlandıran müzede kullanılan ışık ve bu ışığın altın ve metal üzerindeki sihirli etkisi oldu, onun için erok bölüm nerede diye sormayın. Merak eden Hz.Google’dan bakabilir. 😉

İnanmayacaksınız ama tüm bunları gördükten sonra Lima’da öğleden sonra bir de serbest zamanımız oldu. Hızlandırılmış turlar böyle işte. Hoooop hepsini gördük mü gördük. :)

Pasifik manzaralı olmasa da :)) kaldığımız otel Pasifik Okyanusu’na 5 dk. yürüme mesafesinde. Otele döndükten sonra serbest zaman başladı. Daha doğrusu benim için serbest zaman başladı. Grup, Sinan’la kıyı boyunca gezmeye devam ederken biz de kıyı boyunca Cunyır’la birlikte takıldık. Ben Peru’daki ilk günümüzü bu bölüme sığdırırım diyordum ama fazla zorlamasam iyi olur, daha gezinin başında fermuarı patlatmanın anlamı yok. :)) Bir sonraki bölümde Pasifik’in kıyısında bir tur atmak ve Peru’nun renkleri ile buluşmak üzere şimdilik hoşçakalın.

“Atlantik’ten Pasifik’e” için 11 Yorum

  1. Nur Canoğlu Diyor ki:

    Yma Sumac ismini ben surdan bilirim: :-)
    https://www.youtube.com/watch?v=w-T0ONf2Y6w

  2. ibrahim şepitci Diyor ki:

    Merhaba Başak
    Yine güzel tecrübeler ve anılar biriktireceğin(m) bir yola çıkmışsın, tebrik ederim. Fotoğraflar, çeken kişinin bakışını da yansıttığı için senin çekmen tabi ki internettekinden daha önemli :) Takipteyiz efendim..

  3. nazım gümüşsoy Diyor ki:

    harikasın başak. bitmeyen enerjin ve sonsuz iyi niyetinle objelere ve olaylara bakışın…
    teşekkürler…

  4. Necla Aytuna Diyor ki:

    Çok hoş, ses de harika.. Nur’ un paylaştığı videoyla sesi nerden tanıdığımı buldum:-) Gençlerin çizdiği desen çok iyiymiş… Teşekkürler

  5. inci Diyor ki:

    Güzellikler, ilgiyle okudum, en çok gitmek istediğim yerlerden biri teşekkürler Başakcım

  6. Geçkin Gezgin Diyor ki:

    Merhabalar Cancağızım…😊
    Çok uzun zamandır yazılarını okuma konusunda tembellik ediyordum… Ama artık köylüyüz, Köyceğiz’li… Zaman çok daha bol…
    Uzun aradan sonra koştur koştur gezmeye başladım seninle ama bu çok uzun sürmez “festina lente”yi tercih ederim…
    Köyceğiz’de artık bir odan var unutma…
    Öptüm…
    Oya da öpmüştür herhalde… O şu anda pazarda alışverişte ben ise göl kenarında keyifte…😉😉😉

  7. Yasemin Özçer Diyor ki:

    Eline sağlık Başak’cığım, tekrar İnkalar arasında hissettim kendimi, Sevgiler

  8. Tülin Uygur Diyor ki:

    Sevgili Başak,
    Senin yorumla Lima’yı okumak çok hoşuma gitti. Ben de Pizarro’ya çok kızmıştım, tüm İnka medeniyetini yok etiiği için, tabii Pizarro’yla bitmemiş, İspanyolların altın iştahı dinmediği için bu ülkeler kan ağlamış. İyi ki anti-emperyalist mücadeleyi göze alan isimli-isimsiz kahramanlar var. Bizim de yeniden ne kadar ihtiyacımız var buna….heyecanla bekliyorum yeni bölümlerı….çok sevgiler

  9. Meltem Diyor ki:

    Başakcım,
    Sayende henüz görmeye fırsat bulamadığım yerleri, yorumlarınla ve Yutmi’nin muhteşem fotoğraflarıyla keşfediyorum. İyi ki geziyorsun ve iyi ki bizlerle paylaşıyorsun :)
    Sevgiler

  10. Saniye Özsan Diyor ki:

    Rapido ile aydingere yapılan çizimlere ben de bayılırım. Kafatası ve iskelet ile yapılan “sanat??!!” Çek Cumhuriyetinde Sedlec’te de var, tabii ki ben de içeriye girip ziyaret etmemiştim. Ne gereksiz! Müzede ışık gölge etkisini vurgulayarak yapılan sergileme şekli artık çok yaygı ve ben de çok beğeniyorum. Okumaya devam…

  11. Sevilây Diyor ki:

    Bana bir masal anlat tadında. Çok güzel de hangisini ilk sıraya koysam, 24 saat havanın hiç kararmamasını, Lima’yı mı, müzeleri mi, ….. bilemedim.
    Sevgiyle

Yorum Yazın