Yutmi

Oyuncu Keçiler, 1900 ve Wittgenstein .II.

.

Siz hiç geminizi terk ettiniz mi?

 

Piyanoyu ele alalım. Tuşlar başlar, tuşlar biter. Bilirsin ki onlardan 88 tane vardır. Hiçbiri sana farklı şey söylemez. Onlar sınırsız değildir. Sınırsız olan sensindir. Ve bu 88 tuş üzerinde yapabildiğin müzik sınırsızdır. Ben bundan hoşlanıyorum. Bununla yaşayabilirim. (*)

    1900 Efsanesi

1900 Efsanesi’ni sanırım 4 veya 5. izleyişim. Bu sefer her zamankinden faklı bir okuma yaptım. Wittgenstein’den öğrendiklerimle okudum ve kendimce “Dil Oyunları” ile ilişkilendirdim.

Dilimin sınırı, dünyamın sınırıdır”. “Dile getirilemeyen her şey saçmadır”. İşte Wittgenstein’ın ilk dönem savunduğu felsefe… Wittgenstein, burada dile getirilebilenin doğa bilimleri olduğunu savunuyor. Ancak onun esas ilgisini çeken dile getirilemeyen yani doğa bilimleri dışında kalan sanat, felsefe, matematik, estetiktir… Benim de :) 1 Dönemde bahsettiği; dilin sınırları vardır ve insanların dünyalarının sınırlarını belirleyen şey, onların bildikleridir.

Tıpkı 1900’ün piyanosunda var olan 88 tuş ve içinde yaşadığı dünyanın, geminin pruvası ile kıçı arasında son bulması gibi. Oysa Wittgenstein’ın 2. döneminde bahsettiği dilin sınırları yoktur. Ve yaşam biçimlerine bağlı olarak sonsuz türetilebilirler. Yine 1900’ün o 88 tuşla var edebildiği sınırsız müzik gibi… O piyanonun tuşu herkes için 88 adettir ancak herkes onunla sınırsız müzik yaratamayacağı gibi, 88 tuşa rağmen hiçbir müzik yaratamayacak milyonlarca insan olacaktır. 1900’ün müziğini yaratan şey, onun yaşam biçimi olmuştur. Yaşam biçimlerine bağlı olarak türetilebilen dile de dil oyunları adını vermiş Wittgenstein…

Aslında hepimiz bir oyunun içindeyiz. Kimimiz toplumun bizim için hazırladığı oyunu oynuyoruz, kimimiz ise kendi senaryomuzu yazmaya çalışıyoruz. Bence toplumun kendisine sunduğu oyunu bile oynasa her bir insan için bu oyun, tek ve biricik bir labirenttir.

Wittgenstein’a göre dil oyunları için yalnız sözcükler yetmez… Dil oyunu sözcüklerin anlamları ve onlara yüklediğimiz değerler ile oynanabilen bir oyundur. Tıpkı sadece piyanonun 88 tuşu ile nota bilerek muhteşem eserler yaratılamayacağı gibi. Wittgenstein de buna örnek olarak satranç oyununu gösteriyor; satranç taşlarının adını biliyor, ancak anlamını (nasıl hareket ettiklerini) bilmiyorsanız satranç oynayamazsınız diyor. Bunu yaşamımıza uyarlarsak, adlarını bildiğimiz sözcüklerin, eğer anlamını bilmiyorsak (içlerini dolduramıyorsak) onu oyunumuz içinde kullanamayayız.

Bir sözcüğün anlamı onun nasıl kullanıldığıdır.

Bir sözcük gerçekte nedir?’ sorusu, ‘Satrançta bir taş nedir?’ sorusuna benzer.

(Wittgenstein Felsefî Araştırmalar, 108)

Peki sözcükleri anlamlandıran şey nedir dediğimizde de bunun yaşam biçimlerimiz olduğunu söylüyor Wittgenstein… İnsanın yaşam biçimini belirleyen şeyler ise; doğup büyüdüğü çevre, içinde büyüdüğü toplumun kültürü, aldığı eğitim, okudukları, izlediği filmler, gezdiği gördüğü yerler… dir ve tüm bunlara bağlı olarak algıladıkları ile sözcüklere yüklediği anlamlar ve değerlerdir ki bunlar da çok değişken olabilir. Tıpkı okyanusun sesinin karadan farklı, okyanusun ortasından farklı duyulduğu gibi…

“Oyun, belirli kurallar dahilinde iki ve daha fazla oyuncunun kazanmaya odaklı eylem stratejileri belirlemesiyle belirli bir zaman dilimi içinde karşılıklı olarak oynanır. Kimi oyunlar rastlantısaldır, talih oyunları gibi, kimi oyunlar hem rastlantısal, hem de kişinin beceri ve öngörüsüne dayanır, tavla gibi, kimi oyunlar da sadece ve sadece kişinin bilgi, beceri ve öngörüsüne bağlıdır, satranç gibi.

Üç kategori içinde dil oyunu acaba hangisine dahildir? Genellikle sözcükleri bilinçli olarak seçtiğimizi varsayarsak, dil oyunu satranca daha yakındır, diyebiliriz. Ama bilinci yerinde olmanın ölçüsü ne?”

                          Dil Oyunları ve Oyun Teorisi Üzerine / Mustafa Altun

*        *        *

(*) Beni durduran o değildi. Gördüklerim değil, görmediklerimdi. Bunu anlayabiliyor musun Max, görmediklerim…

Bu koca şehirde bir sondan başka her şey vardı ama bir sonu yoktu. Görmediğim şeyse bütün her şeyin nerede son bulduğuydu. Dünyanın sonu…

Piyanoyu ele alalım. Tuşlar başlar, tuşlar biter. Bilirsin ki onlardan 88 tane vardır. Hiçbiri sana farklı şey söylemez. Onlar sınırsız değildir. Sınırsız olan sensindir. Ve bu 88 tuş üzerinde yapabildiğin müzik sınırsızdır. Ben bundan hoşlanıyorum. Bununla yaşayabilirim.

Beni geminin iskelesine getiriyorsun ve önüme milyonlarca ama milyonlarca tuşu olan bir piyano itiyorsun. Bu piyanon tuşları sınırsız. Ama eğer sınırsız sayıda tuşu olan bir piyano varsa o piyanoda çalabileceğin hiç bir müzik yoktur.

Caddeleri görmüyor musun? Orada binlerce cadde vardı. Nasıl yapıyorsunuz? Yalnızca birini nasıl seçiyorsunuz?

Bir tek kadın,

Bir tek ev,

Kendimin diyebileceğin bir toprak parçası,

ve seyredebileceğin bir tek manzara,

Ölmek için bir tek yol…

Bütün bu dünya nerede biteceğini bile bilmeden üzerine yükleniyor. Nerede sona ereceğini bile bilmiyorsun. Yalnızca bunu düşünerek parçalanacağından hiç korkmadın mı? Onun içinde yasamanın muazzamlığını…

Ben bu gemide doğdum ve dünya benim yanımdan gelip geçti. Ama her seferinde 2000 kişi… Ve burada arzular vardı. Ama asla geminin pruvasıyla kıçı arasına sığabileceğinden daha fazlası değil…

Mutluluğunu sınırsız olmayan bir piyano çalarak yasarsın. Ben bu şekilde yaşamayı öğrendim.

Kara… kara benim için fazla büyük bir gemi, çok güzel bir kadın, çok uzun bir yolculuk, çok yoğun bir parfüm… Onun müziğini nasıl yapacağımı bilmiyorum… Affet beni dostum ama buradan ayrılamıyorum.

Yukarıda yazdığım bu konuşma, 1900′un Max’a cevabıdır. Benim de hayatıma bir kaç tane 1900 girmişti. Belki sizinde girmiştir. Ya da belki siz 1900’ün ta kendisisinizdir. Bu film benim onları bir parça olsun anlamamı ve affetmemi sağladı. Hem belki ben de okyanusta bir gemide doğmuşumdur da onun için bu hikayeyi dinleyince 1900′u anlamışımdır kim bilir. Belki siz de…

Ama ben karaya çıktım. Hala bu koca şehir ve bu binlerce cadde zaman zaman beni korkutur, tüm dünya üzerime yürür… Ama okyanusun sesini öteki taraftan da duyabilmek, görmediklerini keşfetmenin heyecanını yasayabilmek için karaya çıkma cesaretini göstermek gerekir…

Peki ya siz? Siz hiç geminizi terkettiniz mi?

Oyuncu keçiler mi?

Tüm bunları bana yazdıran onlar ve tüm bu sözler, benim keçilerin bir dil oyunu :)))

“Oyuncu Keçiler, 1900 ve Wittgenstein .II.” için 6 Yorum

  1. yasemin şenyurt Diyor ki:

    Uzun zamandır okuduğum en anlamlı, en derin ve aynı zamanda en açık yazı. Tebrikler…

  2. Oguzhan Diyor ki:

    Uzun zamandir derinlemesine dusunmeyi biraktigim icin galiba hem cok sey anlayip hem de hic bir sey anlamadigimi dusundurdu bu yazi yine:))
    Yuregine saglik

  3. basak Diyor ki:

    Wittgenstein da beni en cok etkileyen ve kendime en yakin hissettiğim şey; dil oyunları oldu. Sözcüklere ve hatta davranışlara ve hatta insanlara ve objelere yüklediğimiz anlamlarla yaşam biçimlerimizi oluşturuyoruz… her bir insan farklı bir liman ve her bir insanın iç dünyasındaki caddeler, sokaklar, parklar, ormanlar, binalar, kurallar farklı. Bu adam benim karşıma bosuna çıkmadı. Elindeki anahtar bir kapıyı açıyor ve işte ben de o kapının hangisi olduğunu ve ardında ne olduğunu çok merak ediyorum =)
    Wittgenstein’ın söylerini tam olarak kendi yaşamımın içinde olması gereken yere yerleştirebilmiş değilim ama bunun için çaba harcadığım bir gerçek :)

  4. Ülkü Seyhan Diyor ki:

    Başak yeni bakışların canlandırdı beni, yüreğimden beynimden vuruldum;

    Eski anahtar deliğinden yeni bakışlar

    Wittgenstein yan değinilerinden ” yeni kavramların doğum sancıları” gibi

    “”bu sözcüklerde kocaman bir acılar dünyası yatıyor. Bu sözcükler içinden meşe ağacının çıkıp büyüyebileceği palamut gibidirler”

    Görüşmek üzere

  5. ibrahim şepitci Diyor ki:

    Hayatı 88 notaya benzetmek gerçekten çok anlamlı, böyle düşününce ne kadar az beste yaptığını fark ediyor insan :) Bu saatten sonra bizden bach çıkar mı bilemem ama yeni besteler yapmak için de vaktin çok geç olmadığını hissettirdin birden :)

  6. Necla Diyor ki:

    Sınırlı tuş sayısıyla sonsuz müzik, sonsuz tuşlarla müzik yapamamak ve Wittgenstein’ ının dil oyunları, bağlamını bulmuşsun, gibi geldi bana:-)Kimbilir belki başka bir filmde farklı düşüncelere yelken açarsın, takipteyim…

Yorum Yazın