Yutmi

Misafirler ve ev sahipleri

.

Sanat ve felsefe hayatı yavaşlatır, yetişemez dünyanın hızına… Pişt hız severler ! Yavaşlamaya hazır değilseniz bu yazı size göre olmayabilir !

.

Bizi biz yapan nedir?

Diye soruyordu Aksu Bora “Kıymetli Şeyler” başlıklı yazısında. Bir önceki yazıma da bununla başlamıştım, bundan sonraki tüm yazılarımın başına da bu cümleyi koymaya karar verdim. Öylesine okumayalım, öylesine yazmayalım, öylesine yaşamalım diye… Kelimelerin anlattığı öykülere kulak kabartırken, kelimelerin kendi öykülerini de duyabilelim diye.

Kelimelerin anlattığı öykülere kulak kabartırken, kelimelerin kendi öykülerini de duyabilmek… Böyle yazmış Mungan. Bu cümleyi yeniden yeniden okudum. Dinlemekten bahsediyordu, artık bir çok kişinin yitirdiği dinlemekten. Nasıl da güzel ifade bulmuş kitabında… Peki ben ne kadar becerebiliyorum acaba kelimelerin gerçek öykülerini duymayı? Ama kesin olan bir şey varsa, o da bunun için çaba harcadığımdır. Bu nedenle hayatı kendime zorlaştırdığımı söyleyenler oluyor. Bu bir seçim tabii. Neyse ki -sanırım, dilerim- böyle bir zorluğu seçebilecek cesarete ve bilince sahibim. Aklımın ve yüreğimin kapılarını, becerebildiğim ve gücüm yettiğince, kelimelerin gerçek öykülerini duyabilmek için sonuna kadar açtım…  😉

Yol boyu zaman zaman kendi aralarında konuşuyor, birbirlerini yüreklendirici hikayeler anlatıyorlardı. Oysa kelimelerin anlattığı öykülere kulak kabartırken, kelimelerin kendi öykülerini duyamamak… pek çoğunun yaptığı, dinlemekten anladığı işte buydu ! Bu yüzden aynı dili konuştukları halde, pek çok insan gibi, çoğu kez birbirlerini anlayamıyorlardı. Üzerine düşünülecek olursa, kendi anadili bile yabancı dildir kim bilir kaç insana! ”

……………………………………………………………………………… Murathan Mungan’ın

…………………………………………..“dokuz anahtarlı kırk oda / anahtar kelime”

* * *

Bu hafta sonu iki gün evden çıkmama lüksünü yaşatacağım kendime. Offff çok güzel. Murathan Mungan’ın “dokuz anahtarlı kırk oda” kitabını bitireceğim, fotoğraflarımı ayıklamaya devam edeceğim, müziklerle bezenip, arasıra bilgisayarın başına geçeceğim. Şu davetsiz misafir konusu vardı hani kafama takılan, okuduklarım, dinlediklerim ve fotoğraflarımla harmanlayabilirsem, gelip buraya sizinle paylaşacağım.

İlk önce dinlediğim müziklerden biriyle başlayayım;

Derrida, “Misafirperverlik Üstüne” adlı kitabında; misafirperverlik, davetsiz misafirin karşılanmasıdır, diyor. “Beklenmeden gelenin, çağrılmadan kapımda belirenin, benim alanıma, benim yerime gelmesine, benim mülkiyetime, bana ait olana girmesine, beni çağırmasına, bana dokunmasına “evet” demektir.”

Kimdir bu davetsiz misafir peki? Hayatımıza bir şekilde gelen herkes davetsiz misafir midir? Neden olmasın? Biri ile ilk karşılaştığımız an değil midir onun hayatımıza girdiği an. Hiç beklenmedik bir anda karşımıza çıkan daha sonra hayatımıza giren kimi insanlar, arkadaşlarımız, dostlarımız ilk başta birer davetsiz misafir değil midirler?

Şimdi de davetsiz sözcüğünü çıkartıp yalnızca misafire bakalım. Bir misafir varsa bir de ev sahibi var demektir. Hepimiz hem başkalarının hayatında misafir hem de kendi hayatımızın ev sahibi değil miyiz?

Siz nasıl bir misafir, nasıl bir ev sahibisiniz acaba? Mungan’ın kitabında bir Rapunzel bölümü var, ondan bahsetmezsem çatlarım. Rapunzel masalını bilirsiniz; hani şu Rapunzeeeeeel uzat saçlarını ben geldim diyen prensle, kulede hapsedilmiş, onu büyüten cadıdan başka insan yüzü görmemiş olan prensesin hikayesi… Mungan bu masalı farklı bir biçimde kaleme almış. Tabii masalın bir de önü var ki o da başka bir dünyaya kapı açıyor, ben o kısmı es geçiyorum. Ben bu bölümü okurken hayatımıza giren misafirlerle -davetli, davetsiz- bir bağ kurdum kendimce. Bakalım siz nasıl bir algı ile okuyacaksınız :)

… Kim bilir kim, nasıl, ne zaman gelecek? Bekledikçe uzayan, uzadıkça odasını dolduran, doldurdukça kendi varlığına yer bırakmayan saçlarını kulesinden sarkıtarak beklemekteymiş Rapunzel. Kulenin penceresinden sarkıttığı saçlarının ışıltısı, parıltısı, millerce öteden bile görülüyormuş. Nice engel aşarak, onca gözcünün önünden kaçıp kulenin dibinde beliren ilk delikanlıyı o genç prens sanan Rapunzel saçlarını biraz daha sarkıtmış. Delikanlı yere düştüğünde bir yerini incitmeyecek yüksekliğe tırmandığında belinden çıkardığı kılıcının tek bir darbesiyle Rapunzel’in saçlarından almış, düştüğünde alacağı darbeyi yumuşatsın diye o altın ve gümüşten saçları kucağında yuvarlayıp topaklandırarak kendine büyükçe bir minder yapmış. Rapunzel gelen genç adamın prens olmadığını böylece anlamış. Rapunzel biraz daha azalmış. Bir zaman geçmiş aradan ikinci gelen delikanlıyı da kulenin eteğinde gördüğünde gene o prens sanmış, düştüğünde bir yerini incitmeyecek yüksekliğe tırmandığında o delikanlı da gene bir kılıç darbesiyle Rapunzel’in saçlarındaki altını, gümüşü alıp uzaklaşmış. Bir zaman sonra üçüncü biri gelmiş, tırmandıkça korkuları artmış delikanlının, tutunduğu saçlara giderek bağlandığını, kopamayacağını, günün birinde ayrıldıklarında canının çok yanacağını anlamış bu delikanlı; daha fazla yol almadan o da kılıcına davranmış. Sonra bir diğeri, bir diğeri daha. Herkes alacağını almış.

Sonra ne olmuş diye sormayın, çünkü Mungan fantastik bir öykü yazmış, buradan öncesinde yazdıkları ile bağlayıp, bir rüyanın içine giriyor filan… Benim üzerinde duracağım ve kendi yazımla bağlantı kurmaya çalışacağım kısım bu bölüm. Ayrıca bu bölüm için farklı farklı başka okumalar da yapılabilir. Ben misafir ve ev sahibi üzerinden ele alacağım öyküyü.

Bu adamlar misafir, Rapunzel de ev sahibi mi sizce de? Adamlar niye kuleye tırmanıp Rapunzel’in yanına gitmemiş de canlarının acımasından korktukları için, üstelik kendilerine ait olmayanı da ev sahibinin saçlarının bir bölümünü kendilerini korumak adına yanlarına alarak kaçmışlar? Prens olmadıkları için mi? Bir süre sonra kuleye varamadan düşmekten korktukları için mi? Rapunzel’in saçları altından ve gümüşten olduğu ve asıl istedikleri bu olduğu için mi? Yoksa üçüncü delikanlı gibi bağlanmaktan korktukları için mi? Neye bağlanmak? Sevgiye mi, Rapunzel’e mi, altın ve gümüşlere mi ?

Peki ya siz? Nasıl bir misafirsiniz bir başkasının hayatında? Ya da nasıl bir ev sahibisiniz, sizin hayatınıza konuk gelenlere? Bizler bu dünyada misafir değil miyiz? Peki misafir olduğumuz bu dünyada nasıl bir misafiriz acaba? Biz de Rapunzel’in saçlarını kesenlerden miyiz?

Misafir olmak da misafir ağırlamak da özen ister “bence”… saygı, anlayış, empati yeterince…

Tabii Derrida’nın misafirperverlik üzerine olan düşünceleri bu kadar sığ değil, açılımı daha derin… Misafirin, ev sahibi üzerinden, ev sahibinin yaşamında egemenlik kurma çabasından tutun da davetsiz misafirin mutlak başkası olmasına ve onun için gündelik anlamda karşılıklı anlaşmaya ve haklara dayanan misafirperverlik kurallarının yıkımının gerekliliğini irdeleyecek kadar derin.

Kimi kabul ettiğimiz, neye evet dediğimiz, nasıl buyur ettiğimiz, kime, nasıl misafir olduğumuz bizim öykümüzün ta kendisi değil midir?

Ben hayatta herkes için güzel misafirleri olmasını, ileride öykü temizleyicisine gitmek zorunda kalmamasını dilerim. Öykü temizleyicisi mi? Ben yeterince alıntı yaptım… ama kendimce, kendi yaşadıklarım, algıladıklarım ve anladıklarımla… siz en iyisi mi Murathan Mungan’ın “dokuz anahtarlı kırk oda”sını okuyun. Bu yazının sonunu getirebildiyseniz kitabı da büyük bir keyifle okuyacağınızdan eminim. 😉

“Misafirler ve ev sahipleri” için 4 Yorum

  1. nazım gümüşsoy Diyor ki:

    başak’cık you made my day with your music……
    thanks and thanks….

  2. Nurgök Diyor ki:

    Başak’cığım,
    Her zamanki gibi harika bir yazı olmuş. Rapunzel masalını ne ironik bir şekilde anlatmış yeniden.
    Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’yı da merak ettim.
    Şarkı da çok güzel.
    Teşekkür ederim.
    Yazıyı okuyunca ilk Erkan Oğur geldi aklıma.
    ” Ne sahibim bu yerde, ne kiracı,
    Sadece bir ömürlük misafirim ben.”
    Sevgiler.

  3. Karabalık_ Diyor ki:

    Başak’cığım yine nefis bir yazı olmuş :)

  4. Necla Aytuna Diyor ki:

    Teşekkürler… Uzun uzun üzerine düşünülecek kavramlar, olgular, okunulası kitaplar ve müzikle gelmiş dünyama bu yazı… İlk okuyuşta yorum yapamayacağım… Umarım daha sonra…

Yorum Yazın